18 Kasım 2017 Cumartesi

SANTİMANTAL KİŞİ

                                                     



SANTİMANTAL-İÇLİ KİŞİ
----------------------------------


  Öğretilerin; yani kitapların, kitaplara can katan yazar, şair, filozof, ilim insanlarının sundukları karşısında, yetmeyecek ömrün hüznünü yaşıyorum. Ne büyük bir akış; var ediş, düşünce eylemleri…

  Bugün bir, hatta birkaç kelime ve deyim daha öğrendim. Ne yazık ki günlük hayatımızda kullanma, kritik yapma alışkanlıklarımız, imkânlarımız az olduğundan; öğretilerin büyük çoğunluğu unutulup gidiyor.

  Yine de heyecanlıyım. Santimantal kişinin, içli, duygulu kişi olduğunu biliyorum artık. İrlanda edebiyatının, İrlanda kültürünün kendi yazarlarının anlatım ve halk dilleri açısından bize yakın olduğunu da hayret ederek öğreniyorum.

  Halk dilinde bir söylem vardır; ikinciye evleneceklere; “ Sakan ah; dul bir kadının eski eşi imam ise evlenme!” Bunun ne anlama geldiğini tam olarak, dile getirmesek de, herkes aşağı yukarı biliyor.

 İrlanda kültüründe ise aynı söylem papazların başına geliyor. Şu sunuma, değerlendirmeye bir bakın hele;

  “ Dillerimiz öyle dışarı çıkmıştı ki; tıpkı bir fırt çekmek için yanıp tutuşan abazan papazların dilleri gibi üç karış dışarıya uzanmıştı.”

  Görünmezi, bilindiği halde, dile getirilmeyen gerçekleri, bir şekilde halk; kendi çeşitlemesini, mizahla, şakayla, kalıcı hale getiriyor.

  Abazan Papaz’ın anlatımı, çok yakın bir süre önce dinlediğim bir başka abazanlığı pekiştirmeme yardımcı oldu. Hızla büyüyen kurumlarımızdan; eğitim dünyalarımızdan birisi. Oraya iş yapan, orasıyla içli dışlı bir arkadaşımın anlatımı karşısında; şaşırmadım dersem yalan olur…

  Halkın değişiyle; koskoca adamlar; gördükleri her dişinin peşinden koşuyor; yani, abazanlık niyetiyle göle maya çalıyor. Keşke hoca Nasrettin gibi bir maya işi olsa! Gülerdik… Bu hale ancak ağlamak gerekiyor.
Bunca imkân, iletişim çeşidi, sosyallik dururken, ilk gülümseyişe, ilki görüşe; bir çağrı abazanlığı yapmak; Santimantal; yani içli insanları üzüyor.


 Güven Serin 



14 Kasım 2017 Salı

ZAMAN ASLA ÖLMEZ





                                                 ZAMAN ASLA ÖLMEZ


  Before the Rain filminin başlangıç sözleridir bu sözler;

“ Zaman asla ölmez! Çember yuvarlak değildir” Bir açılım, bir anlam ki; Sonsuz…

  Film, Fransız İngiliz ortak yapımı! Çekildiği yer; Makedonya; Ohri yakınlarında. Daha yeni geldiğim diyarlar. Dağlarından, ormanlarından, insanlarından ve sularından; çok yeni geldim…

   Bu filmi izlemem gerektiğinin notu; masamda, beynimde çoktan kazınmışken; izlememe engel olan şey neydi? Bir bilinmezlik; çemberin yuvarlak olmayışı… Zamanın da ölmediği… Filmin karakterlerinden Makedon fotoğrafçı, ülkesine-köyüne 16 yıl sonra geri dönüyor. Kabul görmüyor; bizden değildir, deniyor…

  Ya ben; neredeyse 140 yıl sonra; büyük dede ve ninelerim adına gidiyorum. Onaylayacak makamlar onaylıyor; sınır kapılarından kolayca geçtim. Bütün korkulardan, sorulacak sorulardan öte; doğum günüm bile kutlandı; Makedon sınır kapısında görevli tarafından.

  Filmin çekildiği kilise; Sveti Jevan Kaneo;Ohri,Üsküp;kısacası Makedonya da ona benzer,neredeyse aynısı yüzlerce kilise-manastırdan birisi; Rum ve Ermeni mimarisinin ürkünç güzel örnekleri…

  Neyi anlatıyor film? Elbette daha çeyrek yüzyıl önce yaşanan savaşı! Gözyaşlarını, sürgünleri, korkuları…600 yıl bir arada; camilerin, kiliselerin, manastırların; kısacası göklere; tanrıya yakarışların neredeyse aynı çatı, rüzgâr altında yaşandığı büyük kırılmaların sadece bir bölümünü…

  Bu diyarlara gitmiş olanlar veya hiç gitmemişler. Tıpkı, ne zaman okuduğumu ve kimin tarafından söylendiğini bilmediğim bu sözcü de yanlarında getirsinler;

  “ Dağlara gitmeden önce; o yöreyi iyi tanıyın! Hiç farkına varmadan nadide bir çiçeğin üzerine basar da geçersiniz! Haberiniz bile olmaz!”

 Bu filmi, dikkatlice, durdurarak izlemeyi; izlenme önerisini edebi, sosyolojik bir sorumluluk içinde yapıyorum.

  Bu yazı, filmin çekildiği yerlerin anısı; daha çok taze… Kulağıma gelen halk türküleri ve filmin müziği; şimdi bütün kapıp zamanlara, gözyaşlarına ve zamanın asla ölmeyecek oluşuna; bu insanların kendi elleriyle yaptıkları ve Makedon gümrüğünden aldığım yereye ait; bir bardak brandyi yudumluyorum.

 Boğazımdan mideme inen büyük sıcaklık… Küçük bir yudumun, kapanmayacak olan çemberin sonsuza uzanan akışı gibi; iç organlarıma ve çok hızla beynime ulaşan; ibadet çağrıları; kimi ezan, kimi çan şeklinde…

  Oysa yazarın aradığı şey; insan sesleri… Bakışları… En cılız, en çirkin ve en korunmasız olanlar…

  Şimdi silahlar sustu. Kayıplar çok büyük. Neredeyse yüzyılı aşan insan derecikleri, ırmakları ve sel olup akan büyük balkan türküleri-ağıtları…

 Sanatın korkusu veya çekim kuvveti burada başlar. Ya kaçar, ya yüzleşirsin. Pılıyı pırtıyı kaçmanın zaferine de ulaşmak senin elinde. Kalıp yüzlere kazınan derin çizikler içinde ki yüzlere bakmak ve bakışlarından utanç duymak…

 Hiçbir onurlu balkan yoksulluğu, insanın doymazlığına, vurdumduymazlığına boyun eğecek kadar aşağılara inmez. Gururundan vazgeçmiş görünse de mahcubiyetinden asla…

  Ohri’de yaşayan Fuat Hayrettin Bey, doğma büyüme oralı… Muhtemelen kökleri yüzyıllar ötesine; büyük dedelerimizin geliş zamanına…

  İşte, yılların suskunluğunu bozan bir sesle; “ Bırakıp gittiniz bizi buralarda” demesini, söz verdiği bütün ruhlar, gözyaşları, ağıtlar için de yapıyor; üstelik tam olarak kime seslendiği, niçin seslendiği; belli belirsiz…

 Güven Serin 
 


10 Kasım 2017 Cuma

SEVMENİN BİRİCİK OLANI...

7 Kasım 2017 Salı

GÜZİN İLE SÜLEYMAN'IN HİKAYESİ




GÜZİN İLE SÜLEYMAN'IN HİKÂYESİ
-----------------------------------------------------------

   Mikro, nano teknolojiler tüm dünyaya hâkim olmaya başladı. Evrimin işleyişini, hücrelerimizin yapısını, bu özel dünyayı anlamlandırırken daha iyi anlama imkânı bulabiliriz.

  En küçük, görünmez parçacıkların ne büyük işler yaptığını, boyutunun sınırsızlığını, kâinatın boşluğunu doldurma, galaksilere görsel, bilgisel ulaşma deneyimleriyle taçlandırmaya başlayalı epey oldu.

  Bazı şairler ve yazarlar; büyük resme, o muhteşem panoramaya bakarken, mikro dünyaya da bakmak isterler. Görünmeyeni görünür kılmak, duyulmayanı duyulur, dokunulmayanı dokunur; hissedilir yapmak; onların işidir.

  Şairin sözüyle; Hadi bakalım!

  Güzin, hamama gider. Süleyman da öyle! Güzin bacağını uzatır; Süleyman boş durur mu, bacaktan öper. Süleyman bu; nice uzanan bacak görmüş. Uzanışının ve geri çekilişinin anlamını, mikron düşüncelerde, ince beyin kıvrımlarında saklı tecrübelerden biliyor.

  Birazcık, azcık derken, o güzel bacağın sudan, hamamdan çıkacağını biliyor Süleyman. Süleyman erkekler hamamında. Güzin ise kadınlar… Düşüncenin, düşe dönüşümünü, düşün mikron kanalcıklardan geçip, insan denen canlının hareketine yansıması değerli ve vazgeçilmez bir iştir.

 Süleyman bu; vazgeçer mi? Az namussuz olmadığı biliniyor. Yapacağını yapacak, sudan çıkacak bacağın, bacağa hareket sunan mikro dünyanın, yeryüzü sunumuna, nazına, çekiciliğine; yani Güzin’e ulaşacak.

  Üstelik enflasyon parasıyla otuz liraya aldığı şapkasını başına geçirip Eskişehir’in yolunu tutacak…

  Ya sonra? Bu soru sorulur mu; işin içinde Süleyman varken? Elbet, hür hamamlar denizine girecekler. Bildiğiniz, yani düşündüğünüz gibi; ikisi birlikte…

  Cemal Süreya,1955de yazdı bu şiiri. Mikro ve nano dünyanın başlamasından önce; girdi insan bedeninin içine, nöronlarına, içgüdülerine, düşlerine; uzandı; içten içe kendine.
   

 Güven serin 

6 Kasım 2017 Pazartesi

VURUN ABALIYA



                                              Rizeli Çoban Hamdu Sema




VURUN ABALIYA

En çok hakaret ettiklerimizden birisi de çobanlık mesleğidir. Niçin? Belki de göçler, çok hızlı terk edişleri, bize, bizi anlattığı için; şehirli özentinin, tescilini yapmak için...
Oysa şehirli olmak da çobanlık gibi, uzun bir süre, deneyim ister... Apartmana, yalıya taşındım; kenti oldum! Olunmuyor...
Çobanın, kâhyaya dönüşen binlerce yıllık sürecini, insanları yaşatan geçmişini; kuzuyu, koyunu, keçiyi kurttan, çakaldan, ayıdan koruyuşunu; soframızın en güzel yiyeceklerini; peyniri, yağı, eti, sütü, postu bize getirişini bilmediğimizin, unutmuş olmamızın cehaletini örtmek için de olabilir...
Fakat Rizeli kız çoban Hamdu Sema'nın ikiz doğuran keçisini sır çantasında taşıma hikâyesi hepimizin başkahramanı olmuştur.
Bir çoban kız; üstelik keçiye koyuna kokuyor. Niçin binlerce insan onu kahraman yapıp paylaştı? İçimizde ölen yaşamların sızılarına, çığlıklarına bir parça derman olması için... Belki, bir anlığına susturuyoruz, kaçtığımız olan bütün değerli şeylerin, şiirsel, onursal, masalımsı ruhlarının seslerini!
Faruk Nafiz'in Çoban Çeşmesi, edebi olarak, sonsuza yazgılı;
Derinden derine ırmaklar ağlar
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi
Ey suyun sesinden anlayan bağlar
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi?
Güven Serin


4 Kasım 2017 Cumartesi

OHRİ...


Kamera; Güven Ohri

Manastırlar diyarı...Düzen,estetik,doğanın çağrısına
cevap vermiş,insan mimarisi,mühendisliği...


Kamera; Güven   Ohri

İnsanı insan,bizi biz yapan;mahalle ve sokak
kültürleri...Bahçesi,kırmızı damları ve birbirini
işiten,gören insanların yaşam izleri...


Kamera;Erdinç Bey

Ohri,deyince akla gelecek en önemli insanlardan
birisi; Fuat Hayrettin.
Turizm,yaşam tecrübesi;dopdolu...


Kamera; Erdinç Bey

Ohri;ağaçların diyarı;suların olduğu kadar ve
dağların...


Ohri Arnavutluk gezisi sırasında çay arası...

Erdinç Bey,Ben,Fuat Hayrettin...






3 Kasım 2017 Cuma

TAŞ BİR KULE




TAŞ BİR KULE

  Bir kule; bildiğimiz gibi; taştan ve üzerinde ki şapkaya benzeyen kırmızı damı. Bu kulenin bir farkı; gözetlemek amaçlı değil. Düşünmek, düşünceye yön veren şeyi; yazı sanatını ortaya çıkartmak amaçlı kullanıldığı için ünlendi ve şenlendi.

  Burada, Montaigne’nin Denemeleri yazıldı. Dünyanın, insanın sırrını arayan bir düşünürün, şairin diğerlerinin aradığı şeyi araması…

  Giriş katı; dua odası; orta katı kütüphane ve yazı masası, en üstte ise yalnız bir döşek; yatmak için. Belki de arınmak; insanı süsleyen şeylerden; gösterişten, mülklerden veya bedene hapsolmuş ruhu kurtarma çabaları…

  Montaigne’nin yaşamı birçoğumuza göre; “tuzu kuru” yaşam algısıyla kesişse bile, düşüncenin erdemi, sırrı hemen her yerde ortaya çıkabileceğini gösteren kanıtlarla doludur. Bir bakmışsınız hiçbir şeyi olmayan Sokrat’da, her şeyi olan Goehte’de veya Montaigne’de, taş bir kulede sürgün verir yeryüzüne.

  Latin şair, Vergilius’u unuttuğumu sanmayın. Bizim Orhan Veli’yi, İlhan Berk’i, Cemal Süreyya’yı, Nazım Hikmet’i de…

  Taş kulenin tavanı, yıldızlarla süslü. Açık bir gecenin parlak yıldızları! Neyi anlatıyorlar; hangi denemenin izdüşümü onları oraya monte etti? Sonsuzluğa açılan kapının penceresine bakma isteği? Yoksa düşünce de sonsuzluk gibidir; her daim gelişmeye, yol almaya devam eder. Korkmayın!

  Taş kulenin ağır kapısı gıcırdıyor içeri girerken büyük düşünürü. Onu orada ağılamaktan, onunla konuşmaktan dolayı ses veriyor.

 Başka bir ses daha duyuluyor, daha kuzeyde, daha soğuk yellerin estiği yerde; İrlanda da;

“ Artık ağlama, yaslı çoban, artık ağlama/Yas tuttuğun Lycidas ölmedi, zira/Sudan örtünün altına batmışsa da…”

Güven Serin 

2 Kasım 2017 Perşembe

MATKA KANYONU-ÜSKÜP MAKEDONYA


Kamera; Güven Matka Kanyonu -Üsküp

Bir diyar;çeşnisi bol yemeğin damak tadı...
Bir diyar;güzelin bin bir cilve ve nazı...


Kamera; Güven Matka Kanyonu

Suyun dağlar ile kavuşumu;düşlerin sınırsızlığı;
edebiyatın engin seçenekleri,kurguları...

Oradaydım;hiçbir yerde olmadığı kadar;
her yere aitlik içinde ki gibi...


Kamera; Güven Matka Kanyonu

İster tekne ve belki de kano;derinlerine,içlerine
uzanmak Matka ve dağların...


Kamera; Güven Matka Kanyonu






31 Ekim 2017 Salı

BİR ŞİİR


Kamera; Güven    Ohri-Struga
BİR ŞİİR
   İrlanda edebiyatından; kim yazmış, kim söylemiş?
Belki James Joyce, batık bir medeniyeti açığa çıkartmak istedi;

Pür hiddet pupa yelken
Eser bir kasırga
Soluk benizli bir hortlak
Ağzımı ağzına dayayarak..

Güven Serin

28 Ekim 2017 Cumartesi

BALKANLARIN HİKAYESİ BİTMEZ


Kamera; Erdinç Bey-PRİZEN


Kamera; Güven  PRİZEN


Kamera; Güven  PRİZEN-KOSOVA

Osmanlı'nın da kullandığı kaleye çıkarken;
camiler,manastırlar,kiliseler...
Velhasıl dostlar;iç içe geçmiş hikayeler...




                                          BALKANLARIN HİKÂYESİ BİTMEZ

  Bir söz, deyim vardır bizim diyarda; “ Kırk yılda bir” Bir kahvenin de kırk yıl hatırı vardır tabi… Bunun ötesine geçen bir seçenek içinde; elli yıl beklemiş bir insan özlemiyle uçtum balkanların diyarlarına.

  Önce Makedonya Üsküp derken, Kosova Prizen, Arnavutluk geçişleri, izlenimleriyle dolan, taşan ve aynı zamanda tüm insanlığın hikâye örneklerinin yaşandığı yerde;51.yaşıma girdim.

  Alışık olmadığım için herhangi bir kutlama yapmadım. Düşünmedim bile. Düşünenlerin sürpriziyle karşılaştım; Makedonya’dan Arnavutluğa geçerken. Makedon sınır kapısında ki görevliye pasaportlarımızı verdik. Kontroller çabuk yapıldı ve onaylandı. Her şey bitti sanırken; “Güven Serin” kim diye soruldu.

  Hepimiz şaşırdık. Birkaç saniyelik şaşırma, yine birkaç saniyelik korkuya dönüştü. Acaba? Bir kusur, bir geri çevrilme mi? Hayır! Öyle olmadı. Rehberimiz ve şoförümüz Fuat Bey, beni gösterdi. Görevli bana dönerek; “Doğum günün kutlu olsun” Pasaportta gördüğü doğum günü tarihini, güncel zamanda; tam da 50’den 51’e geçiş anında pratik, nazik bir zekâ ile gülüşmelere, bu kez doğal ve mutlu bir şaşkınlığa birlikte karşılık verdik.

 Arnavutluk; her daim; 650 yıldan bu yana Türklerle yan yana olan insanların yaşadığı yer; Ohri Gölünün kıyısında ki yaşam alanları, insan yoksulluklarıyla, insan zenginliklerini iç içe gözler önüne seriyor.

 Doğa, belki de en iyi korunan yerlerden birisi; Balkanlar… Dağlar, ülkeden ülkeye uzanıyor. Üstelik üzerlerinde ormanlar var; sayısız ağaç, bitki, böcek ve kuş… Burası, hayvanlar için bir cennet…

  Cennetten laf açılmışken; Evliya Çelebinin de geçtiği;” Burası cennetten bir parça dediği yerde mola verdik. Arnavutluk sınırına oldukça yakın bir yer. Burada ülke insanları, çok rahat diğer ülkelere alış verişe, sohbet etmeye, düğünlerine, bayramlarına gidebiliyor. İnsan aklı, hukuku ağır bastığı an, yaşamın anlamı ve asıl özgürlüğü çıkıyor ortaya.

  Mola verdiğimiz yer; Galicica Milli Parkı. Burasını tarif et deseniz; “ Su” derim. Suların diyarı… Suyun olduğu her yerde; yeşilin her tonu olduğunu bilmeyen var mı? Var sa; Makedonya Ohri ve Galicica Milli Parkı sizi bekliyor, derim…

  Tahmin ediyorum ki, buraya ilk gidişinizse ilk önce benim gibi internete girip, sizden önce gezenlerin yazılarını okuyacaksınız. Büyük çoğunluğu, yüzeysel ve birbirine benzeyen şeyler… Yanlış değil, ama özgün değiller.

 Burasının UNESCO tarafından koruma altına alındığı, manastırlar diyarı, incisi ve güzelliklerini, her daim bildik kelimelerle izah etmişler. Hâlbuki bakış, anlayış ve bir parça daha yakına gelme zahmetiniz varsa; bu yerlerin insan hikâyeleri çıkacak karşınıza.

 Bronz çağından kalan yerleşim alanı; Kemikler Körfezi denen yerde ki, ahşap, toprak ve saz evlerin kazıklar üzerinde Ohri Gölünün gerçek incisi haline gelişini, takı olarak size satılmak istenen incilerin, kim bilir hangi ülke üretimi olduğunu düşünmeden şaşırmanız mümkün…
 Üç bin yıl önceki insanların göl üzerinde, kazıkların üstüne kurdukları yaşam alanlarını gösterme amaçlı yapılmış köyün manzarası, öze yakınlığı, göl, doğa, insanları kadar şaşırtacak sizi.

 Bu diyarlarda; Makedonlar, Arnavutlar, Boşnaklar, Türkler, Pomaklar, Sırplar; birçok milletten insan var. Her daim olduğu gibi… Türkler çok uzun yıllar; 650 yıl kadar geçmişe giden yerleşimlerinde; kilise, manastır kadar caminin, Türk evlerinin olduğunu, Arnavutun, Pomağın Türkçe konuşarak; insan iletişiminde anlama ve anlaşılmanın yakınlığı, kendi evimde hissetme sıcaklığını fazlasıyla yaşadım.

  Gördüğüm manzara; siyasetin, siyasetçi hilelerinin her yerde kök saldığı üzerineydi. Ellerinde ki en önemli silahları; dinler… Dinlerin sayesinde de; Türkler, Arnavutlar, Pomaklar birbirine sokulmuş. Türk Çarşısı denen yerlerde, muhakkak, Arnavut, Pomak esnaf buluyor; Muhammet isminde ki Arnavut gencinin mendil satarken bile elinde ki Türk parasına olan düşkünlüğünü, mavi gözlerinde ki Türklere olan bağlılığını görmenizi isterim.

 Bu gezinin amacı fazlasıyla yerini bulmuş; elli yıl beklenen özlem giderilme adına, başlangıcını yapmıştır. Makedonya’nın başkenti Üsküp’te bizi karşılaşan Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Halil Bey, Başkan Yardımcısı Necati Bey; her türlü yardımı bir anlığına bile esirgememenin lütfünü gösterdiler.

 Ohri’de doğup büyümüş, gerçek bir entelektüel seviyesine, tecrübesine ulaşmış Fuat Hayrettin Bey; Ohri ve Arnavutluk rehberliğini üstlendi. Geride, bizi biz yapan, sanki dondurulmuş bir insanlık müzesi yaşamı sergileyen insanların yaşam biçimleri kaldı. Taze, özgün ve her daim ölü bir anı; anmalık değil, bir araya gelinecek, buluşulabilinecek, yaşamın her ezgisi, ritmi, renkleri birlikte paylaşılacak insanlara duyulan izlemler kaldı…

  Başkent Üsküp’ten çok söz etmek gerekirse; her taraf kültür kokuyor. Camiler ve daha önceki hükümetin büyük heykellere, eski Yunan yapılarına duyduğu büyük hayranlığın çok iri gösterişli mekânları… Matka Kanyonu; doğaya tutkunların uğrak yeri; olmak için can atıyor. İster yürüyüş, ister kano veya tırmanış…

  Üsküp’e iner inmez beni etkileyen en önemli şey; otobüs firmasında çalışan Leyla Hanımın Rumeli aksanı. Elveda Rumeli Dizisinin gerçek etkisini, sevgisini yaşadıysanız; Leyla Hanımın konuşmasına, dizide yaşadığınız yoğunluk gibi yoğun olmanız, şaşırmanız, sevinmeniz, kavuşmanız, çok normal…

  Bu dizinin çekildiği köye gidemedim. Kaymakamlık binasının olduğu Ohri ve mekânın kendisine gidip, orada diziye yansıyan güzellikleri; milletlerin öykülerini, sinema, televizyon sanatına yansıyan etkisinin zaman aralıklarını, şimdiki zamana çağırmaya çalıştım.

  Manastır-Bitola şehri; Mustafa Kemal’in liseyi okuduğu yere, şimdilik gidemedim. Elveda diyerek ayrılmadığım bu yere; belki de dünyanın her tarafına duyacağımız gibi, aitlik içinde, tekrar geleceğimin bilinciyle ayrıldım; Üsküp semalarından, dağlarında, ırmaklarının üzerinden Türkiye göklerine doğru…

  Leyla Hanımın bize Ohri otobüsünde yer ayırtmak için konuştuğu şoföre söylediği sizler çınlıyor kulaklarımda; “ İyice anladın mı beni? De haydi o zaman; Bak bu yolcular Türk. Onlara yardımcı olasın! Eğerken olmaz isen, üldürürüm seni; anladın mı beni? O ka…”
    
 Güven Serin 






26 Ekim 2017 Perşembe

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ


Kamera; Güven   OHRİ

Elveda Rumeli Dizisi Kaymakamlık Binası

Bu binaya iyi bakın! 650 yıllık hikayeyi anlatan
sanatın,sosyolojinin,halkın hikayesine;
yoksa üldürürüm sizi! O ka! 




                                            Kamera; Güven   Ohri

                              Evlere bayıldım. Kış hazırlıkları başlamış;damlar onarılıyor.
                 Odunlar taşınmaya başlamış. Ve her yer,doğallık kokuyor;insanlar
                 dahil;Pomak,Makedon,Türk,Arnavut...


                                                 Kamera; Güven Ohri

                                     Eskinin yüceliği,değer bulmuşluğu;yeniye olan yeniklik;
                        yok burada...


Kamera; Güven

Kalabalıklar içinde yalnız olmak!Varsa edebiyat,felsefe
heybenizde işiniz kolay. Ya yoksa? Zordur işiniz...


                                                               Ohri...

                                  Bir gün önceden alkol almış olarak tanıdım kayıkçıyı.
                          Zekasının fırlama,serseri bir hal aldığı,her geçene iltifat ve
                          laflar yağdıran,herkesi güldüren sözcükleri anında bulan,
                          Makedon,günün taze saatlerinde,bir o kadar efendi...


Kamera; Güven Ohri

Ohri'yi bir kelime ile anlat deseniz!

Su derim. Ya sonra? Kiliseler,manastırlar...

Bu taş yapılar itibarlı bir korku uyandırıyor bende;
öyle sessizler ve öyle ayrıştırıcı dualara tanık olmuşlar ki,
içlerinden gelen şey;artık insanların tümüne ait veya
hiçbirine diye haykırmak istiyorlar...





PİRE DEDİĞİN KÜÇÜK ŞEY


Kamera,Güven
OHRİ-MAKEDONYA


PİRE DEDİĞİN KÜÇÜCÜK ŞEY!
-------------------------------------------------

  Her zaman büyük olanın kazanmadığını; büyük balığın küçüğü yok edemeyeceğini; pirelere bakarak da anlamak mümkün. Daha nice böceği, hayvanı örnek vermek mümkün!

  Pirenin yaşamdan hiç eksik olmadığı kesin. Temizlik, düzen, istikrar yok olunca bu küçük hayvancık da sanki bir bedel ödetmek amacıyla çıkıyor insanın karşısına. Hoş bir kaşıntıyla başlıyor ve sonra; dermansız kalıncaya kadar; kanatana kadar devam ediyor soylu ısırıkları.

  İnsan, her daim bildirmiştir haddini hayvanlara. Ama bir türlü baş edememiştir pirelerle, hamam böcekleriyle. Fareleri de yok saymayalım! Onlar da çare üretiyor durmadan. Değişiyor, bizim hilelerimize karşı hileler, kurnazlıklar geliştiriyorlar.

  Ulusal basına yansıyan haberde; Kahraman Maraş’ın Andırın ilçesinden söz ediyor. Darıovası Mahallesinin pireler tarafından basıldığı, insanların çocuklarını okula göndermeye korktuğu gibi, cemaatin de camiye gitmekten korkup evlerine hapsolduklarını anlatıyor haberin bütünü.

  Küçücük, hatta neredeyse görünmez denen bu hayvanın, düşüncesi, aklı, fikri, emme organı nerede? O küçüklüğün, koca insanı; kükrediği zaman dağları delen, denizleri kirleten, komşularını öldüren, nice havyan nesillerini kurutan insanı dize getiren şey; küçücük bir pire ordusu…

  İnsanı; yani bizleri de hafife almamak lazım. Kimyasallar yetişecek imdadımıza. Bir de atasözleri; “ Bir atlar, iki zıplar; eninde sonunda yakalanırsın!”

  Pire, pireliğini yani kendine yakışanı yapıyor. Karımca karıncalığını, arı arılığını; oysa bir tek insan bozuyor gidişatı; tam olarak ne yapıyor? Ne istiyor? Bilinmez ve bilinmezlik içinde; hem peygambervari, hem şeytani; hem melek, hem de ermiş…



Güven Serin 

18 Ekim 2017 Çarşamba

HER SEHER BİR GÜL AÇAR



HER SEHER BİR GÜL AÇAR
---------------------------------

  Yahya Kemal; Üsküp Makedonya’dan çıkılan yol, yolculuk ve Türkçeye, şiire duyulan büyük aşk…

  Yahya Kemal deyince birçok şey geliyor akla. Şiir, İstanbul ve Tekirdağ… Şiir demişken;

Ölüm, âsude bahar ülkesidir bir rinde
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve siyah serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

  “Türkçe ağzımızda ana sütü gibi güzel olmalı!” vurgusunu, şiirsel törenlerine, felsefesine katan şair; kabalığın, salmalığın, geçiştirmenin şiirini değil, fark etmenin, önemsemenin, zarafetin, içselliğin ve özümsemenin rüzgârlarına tutunup kök salmanın destanını yazmış ve yaşamıştır.

  Sadece yukarıda ki şiir bile onu ve bizi anlatmaya yeter. Eğer ki, bir yere ve aynı zamanda her yere aitlik hissediyorsak…


Güven Serin 

16 Ekim 2017 Pazartesi

PAZAR GAZETELERİ ve ÖĞRETİLERİ


Şizandra

Küçük haylaz çocuklar...


                                      PAZAR GAZETELERİ ve ÖĞRETİLERİ


  Bilgi denen şey, nereden çıkacağı belli olmaz. Bir parça zahmet, merak ve içselleştirme, ilk adımıdır bilgiye olan yolculuğun.

  Basılı; yani ellerimizle tuttuğumuz ürünlerin; gazete, dergi ve kitapların azaldığı zamanda, yine de vazgeçemediğimiz bir gereksinimdir, sayfaları elle çevirip, altlarına çizikler atıp, sonra bir daha bakarım diye işaretler koymak…

  Sahilin hemen kıyısında, güneşin ısıttığı, gölgelerin üşüttüğü yerde; bir bir sayfaların içine; en ciddi haberden tutun da, en eğlenceli olanlarına kadar… Bilgi, hangi bünyeye ve hangi şekilde gireceği, ilk önce ona ulaşıp, hafif bir tebessüm el sıkışması ile başlıyor.

  O zaman biz ne duruyoruz; sayfaları karıştırmaya başlayalım hele!

Aslı Barış’ın köşesi Hollywood’a ayrılmıştı. Onun patronu olan Harvey Weinstein’e ayrılmıştır. Kim bu Harvey, diye merak ederken; cevabı da aldım; 81 Oscar,800 milyon dolarlık sektörün en büyük şirketinin patronu.

  Otuz yıl içerisinde, neredeyse önüne çıkan bütün kadın yıldızları taciz eden, insanın doyumsuzluğuna, sıtma ve dürtülerine, arzu ve tutkularına nereden ve nasıl bakacağının harika bir ahlaki izdüşümü gibi bir şey, yeryüzünün kaçınılmaz güneşine çıkıverdi.

 Bu patronun, saygın tacizcinin sonu ne oldu? İşinden Weinstein Company’den kovuldu. Eşi terk etti. İntihara teşebbüs ve kızı tarafından hastaneye kaldırıldı.

  Yetinmenin olmadığı, sonsuz bir güç bende dendiği anda insan güzelliğinin bizi terk edeceğini biliyorken, bir kez daha bilme anlama adına değerli bir öğreti…

  Her şeye sahip olmak; aslında hiçbir şeye sahip olmamak kadar kuvvetli bir aldanış töreni…

İpek Özbey’in köşesinden paylaştığı; Meral ablanın, yani Meral Akşener’in ekibine katılan 37 yaşında ki dahi çocuk olarak adlandırılan; Boğaziçi, Stanford Üniversitesi, Silikon Vadisi Google tarafından sahip çıkılmış-kapılmış milyar dolarları yöneten bir koltuğu olmuş ve şimdi, Meral abla, dediği Akşener’in çağrısı üzerine ülkemize gelip, siyasete girmeye hazırlanan Emre Yunusoğlu.

 Şimdiden Adnan Kahveci’ye benzetiyorlar. Ya sonunu? Bu kadar iyi güzel niyetlerle başlayan yolculuklarda, siyasetin pençesinin yıprattığı, yok ettiği insanların sonlarının, hazin yok oluşlarının hikâyelerini tam olarak kim kaleme alıp anlatacak?

 Şimdilik, hayırlı olsun demenin âdeti içerisinde; hoş gelmiş, kaçan beyinlerimizin geri gelmesine sevinsek mi; yoksa artık bizi unutmuştur, o da Amerika’nın ayrı bir oyunudur düşüncelerine, kuşkularına açık bir gelişe, nice masallar mı düzeceğiz yine ve yeniden…

  Sözcü gazetesinin ekinde çok önemli bir sağlık haberi, yine doğanın bize sunduğu Şizandra meyvesinin tanıtımı veya anlatımı yapılmış. Kırmızı küçük ve neşeli çocukları yatırmışlar bir sofranın üzerine; yeşil yapraklarıyla taze toplandığını anlatıyor fotoğraf.

 İnsan sağlığına olan faydası, bin bir türlü kremden, haptan daha iyi-güçlü anlatılıyor. Üstelik bilgiyi veren kişi, Prof.Dr. Erdem Yeşilada.

  Şizandra ismiyle ilk kez tanıştım. Küçük kırmızı haylaz çocukların faydası neymiş? Uzakdoğu ülkelerinde binlerce yıl kullanılan bu çocukların marifetleri pek çok; Gençliği koruyan, yaşlanmayı yavaşlatan, yüzü pırıl pırıl yapan, vücut direncini arttırıp, stresi önlemekte önemli bir katkı sağlayan küçük kırmızı besinler…

  Sezgiler, bir dene ve yaşamına bunu da al diyor. Hiç ölmemek için değil; daha güzel, daha ferah ve huzurlu yaşamak adına; sağlam kafanın sağlam vücudu veya tam tersi…

  Bir başka bilgi, haber veya duyuru; 2–3 Kasım tarihinde Lütfi Kırdar Kongre Salonunda; İnsan Yönetimi adına…

  Oldukça güncel meseleler; konu insansa, vakit varsa, insana dair her şey için ayrılacak zamana, zahmete diyecektir. Hele, insanlarla çalışıyorsanız daha bir…

  Selçuk Şirin’in köşesinde, bir yazar, bir kitap ilgimi çekti. Notlarım arasına almadan önce, burada notlar arasına girmesi dileklerimle; Richard Thaler’in Nudge (Dürtme) eseri…


  Nice Pazar gazeteleri öğretileri dileklerimle…

Güven Serin 

13 Ekim 2017 Cuma

BENİ YOK EDECEKSİN!



BENİ YOK EDECEKSİN,
-----------------------------------------

  Israrla tekrarlanan nakaratın ilk sözcükleri; Beni yok edeceksin, beni yok edeceksin! Bir rahiptin bu sözlerin sahibi. Ona göre tanrının evinde, tanrıya adanmış bir vaziyette…

  Kutsal Kitap; 77. Mürselât Süresi, göklerin açılacağı zamanın haberini duyuruyor yüzyıllar ötesinden. Dağların savrulacağını ve belirlenen yere elçilerin ineceğini söylüyor.

  Victor Hugo’nun rahibi oldukça korkuyor. İnandığı kitabın tanrısından değil; âşık olduğu çingene kızın aşkından… Ve bu yüzden ölüm sancıları çekiyor; sıklıkla bağırıyor; müzikal şölenin Paris sokaklarında; “Beni yok edeceksin, beni yok edeceksin/Ve seni lanetleyeceğim hayatımın sonuna dek.”

 Rahibin aşkı yorumlayışı, lanetlemenin diliyle yankılanıyor yaşamların içinde. Kutsal Kitabımızın Mürselât Süresi ise, helak oluştan bir kez daha söz ediyor; hüküm gününü gelecek oluşundan. Büyük ateşin büyük sıcaklığı karşısında üççatallı gölge bile koruyamayacağını bildiriyor.

 Nice bildiri, hatırlatma ve peygamber uyarısı, insan dönüşümünü bir türlü tamama eriştirmiyor. İzin vermeyen şey ne? Her daim lanetlenen şeytan? Ya inansı anlatan bilim dalları? İnsan ihtiyaçları? Tamam, olmayınca, eksik kalınca o büyük çatlamaların esrik haline ne demeli?

  Rahip, ısrarla yok olmaktan korkar ve yok edeceği için Esmeralda’ya büyük öfke duymakta. Siyah yüzlü, çıtı pıtı Esmeralda ne yapsın? Üç erkek sevmektedir kendini. En çok rahibin sesi çıkar; “ Beni yok edeceksin, beni yok edeceksin/Günahım suçum, beni allak bullak eden tutkum/Beni zavallı eden/Parçalayan ve utanç veren/Ben, kendimi kış sanan/İşte, yeşil bir ağacım/Ben, kendini demirden sanan/Etkileyici ateşine karşın/Eriyor ve bitiyorum/Bir yabancının gözleri için.”

  Victor Hugo, bir sosyolog, psikolog, besteci rolüne bürünür. Rahibi de, şaşı gözlü, kamburu olan çirkinlerin çirkini Quasimodo ve güzeller güzeli çingene kızı Esmeralda’yı insanların tümünü içine alan bir sosyolojiyle perçinler; yazgımızla yüzleşme fırsatını, tüm yüzyıllara armağan ediyor.

  Belki de insan sürecini, yaşam iksirini anlamamız için; zıtlıklar savaşını ve çekim kuvvetini anlatıyor kendi sanatıyla…

 Güven Serin 


12 Ekim 2017 Perşembe

AŞK VALESİ




                                                Notre Dame de Paris Müzikali



AŞK VALESİ
--------------------------

  Notre Dame de Paris Müzikalinde, müzikalin doğmasına katkı veren Victor Hugo’nun anlatımında; O,Aşk Valesi denen yer; Paris’in gizli bir yerinde, aşk sunmaya devam eder; esrarlı dansların, işvelerin, kokuların yayıldığı renkli ve gizli mekânlarda.

  Aşk valesi; hangisi? Sinek mi? Karo, kupa yoksa siyah maço mu? Bilmiyorum… Bir gösteri yaptığı, her daim insanı; erkekleri kendine çeken bir koku, iştah, arzu salgıladığı; o büyük günahın çağrısını yaptığı yer… Üstelik niçin günah olsun? Kör, kısır, bahtsız ve bastırılmış insanlar değil midir; asıl suçlu olan? Suç işleyen? …

 Her daim yarım kalmış bir hikâyedir bu konu; konular. Eksik yanları tamamlamak için yetmez kavganın, pafta, parsel ve karizmaların kütüphanesiz, danssız, operasız ülkeleri, şehirleri. Yetmez, sözcükleri, inançları bu büyülü sahnenin bütününün tamamlamaya…

  Aziz Dennis Caddesinin hemen üzerinde. Saklı, gizli bir yerde! Mumlarla aydınlatılır; parfüm kokan kadınların bulunduğu loş odacıklar. Aşk valesi ve aşk kadınları karşı karşıya gelir. Üstelik birkaç kuruş karşılığında; temsil edilen kuruşun karşılığı olan bedenlerin yoksulluğunu da anlamaya uzak durmamızı da istemez Hugo.

  Sadece birkaç kuruş yeterli olur; Aşk valesiyle aşk kadınlarının bir araya gelmesine. Ya şimdi? Teknolojiyi, sermayeyi, reklâmı, medyayı eline geçirmiş büyük oluşumlar; aşk valelerini, kıtalar ötesine; Uzakdoğu ve güzel Ukrayna diyarına yollamıyorlar mı?

 Üstelik birkaç kuruş karşılığına değil, oldukça yüksek meblağı bulan mal alış verişlerine karşın verilen bir hediye…

Güven Serin 


11 Ekim 2017 Çarşamba

YEMİN ETMEK





                                                  



YEMİN ETMEK

  Hangi mesleğin, meslek sayfasını çevirseniz başlangıcında yemin törenlerini; yani ant içmelerine tanıklık edersiniz. Doktorların, hemşirelerin, eczacıların, askerin, polisin, savcını, avukatın, müşavirin mesleğe adım atışları yemin-yeminler üzerine başlar.

  Tam olarak nedir yemin? Ant içmek? Söz vermek; namus ve şeref üzerine… Herkesin bildiği yüksek sesle seslendirmekten çekindiği bir şey var; insan denen canlının zaafları, tutkuları; nice yeminleri alt etmeye yeter.

  Her meslekte; akla gelecek her mesleğin içinde insan olduğuna göre; insan da zaaflarıyla, tutkuları ve arızalarıyla zaman zaman baş etmekte güçlük çeken bir canlı olması; en büyük, en şatafatlı yeminler bile yok eder, yokluğun içinde…

  Bu yüzden, sıkça gündemime gelen bir konudur yemin etme işi. Toplumumuzda iştahla dile getirilen; söz vermelerden tutun da, yemin etmelere kadar… Bütün bu aksamalar, her daim işin tam olarak tartışılıp çözüme kavuşturacak eğitimsel ve hukuk; yani, istikrarlı ve sağlam yasaların uygulanılmayışı üzerine düşünmek, onu istemek en hakiki yeminlerden daha yemin olacaktır.

  İnsanlar; yani bizler, toplumumuzdan etkilenir, utanma, ayıplar, geleneklerle iyi insan olma seçeneklerine tutunuruz. Aileden de birçok davranış buna eklenince ortaya daha düzenli ve saygın bir toplum, topluluklar çıkar.

  Ailenin, toplumun, geleneklerin etkisi; en doğru biçimde işlese de, yarım, çeyrek ve yetersiz olanları ve insanın kendine özgü yetersizliklerini, arızalarını kim çözecek? Kavgalar mı? Her gün bir, beş, bin doktor darp edilip bu iş çözülecek mi? Ya hemşirelere yapılan bol kepçeli mobbinkler-psikolojik şiddet? Veya bütün polislere mesafeli, önyargılı bakarak? Bütün eczacıların ilaç şirketlerine olan düşkünlükleri üzerine efsaneler yaratmak; daha iyi bir çözüm olacak mı?

  Asla! İnsanı, mutlu ve huzurlu kılacak şey; korkularıdır. Yasalardan, kendi vicdanından, eğitimden, sanattan, geleneklerden, ailesinden, toplumundan etkilenme biçimi ve korkuları…

  Bunların en başında; yasalar gelir. Kılı kırk yaracak; her daim her zümreye, bölgeye, topluluğa, insana; konumu ne olursa olsun eşit uygulanacak yasalar; bütün yeminleri alt eder. Onları yendiği gibi; çok daha onurlu bir konuma getirir. Yeminin anlamı o zaman ortaya çıkar.

  Yeminlerin-antların merkezinde insan ve mesleğin onuru vardır. Şerefi, namusu… Hepsi soyut kavramlardır. Tuzun, şekerin suda çözüldüğü gibi, zamanın, insan zaaflarının, dürtüleri ve tutkularının karşısında çözülmeye muhtaçtırlar. Burada, insanın doğallığından, sürecin, evrimin aşamalarından, yolculuğundan başka bir şey yoktur.

 Bunu denetleyecek, kaidesi üzerinde itibarlı bir esere dönüştürecek yegâne şey; adalet; adil olan yasaların istikrarlı dokunuş, seslenişi, önerileri; izaha davet edişleri olacaktır. Buna inanıyorum; yüreğimle, beynimle, elli yıldan bu yana dönüşümü, ilerleyişi, aksamaları, zıtlıkları, bozulan yeminleri izleyen bir insan örüşü ve algısıyla; inanıyorum…



Güven Serin 

9 Ekim 2017 Pazartesi

AŞK,ÇİNGENE BİR ÇOCUKTUR


JOZEF KOUDELKA


JOZEF KOUDELKA
                                      



AŞK, ÇİNGENE BİR ÇOCUKTUR


  Carmen; ah Carmen… Nice sevda filizlenir onun hayalinde! Dokunulmazdır, ulaşılmazdır onu Carmen yapan şey; o yüce edebi bir sevda… Bir tütün işçisi doğumudur başlangıcı. Ve sonra, esas olana, baştan beri dışlanmış olup, edebiyatın kucaklarını sonuna kadar açtığı “Çingene Kıza” dönüşür.

  Edirne İpsala’nın en büyük eğlencesi olan şeydi güz zamanı panayırları. Çadırlar, hediyelik eşyalar, dönen sandalye ve hareketli, eğlenceli kayıklar. Tahta halkalarla sigara paketlerini avlamaya çalışmalar, makyajı ve gizemi can yakan çingene kızların saçma doldurduğu silahlara yaklaşan delikanlılar…

 Erotik gösteri yapılan çadırlar; anlaşılmayan bir sanatın estetik, içgıcıklayıcı ve öğretici oyunları, Sümer okulları gibiydi. Yabanlığı, kabalığı, kısır döngüyü zorlayan; marifetli bir sürü sunum, hareket, şölen yaşanırdı, bol tozun, toprağın ve Şenay şarkılarıyla(Bu ne dünya kardeşim) yankılanan güz gecesi-geceleri yaşandığı diyarda.

  Carmen, bir müzikal tiyatro olmaktan öte geçer. Toplumsal dışlanmayı, kenarda kalmanın birbirine sokulma ve farklı ve gizemli olanı ortaya çıkartma sanatının tümü, büyük eserin, eserlere başlangıcın ateşleyicisidir aynı zamanda.

  Bu yüzden, büyük nice şarkının, bestenin ağrılığının, paha biçilmez oluşunun içinden sıyrılıp, dışa, bizlere, eğlencelerimize, kutlamalarımıza kadar ulaşır çingene şarkıları, besteleri. Josef Kooudelka’ın fotoğraflarında ki çingene çocukları, kız ve oğlanları; koyun koyuna sokulmuş canlıların en tabi halidir.

  Emir Kustirica’nın Time o the Gypsies-Çingeneler Zamanı filmi; damıtılmış insan manzaraları olmaktan başka bir şey değildir. Zorluklar, itilmeler; insan denen canlının kendi zanaatını ortaya, hünerlerini, buluşlarını yapmaya vakit ve evrimsel bir dönüşüm sağlar.

  Notre Dame de Paris Müzikali ve üç aşığının arasında kalmış Esmeralda’da, Geogres Bizet’in Carmen Operası, onun kalbi Carmen de hep aynı şeyi anlatır; Çingenelerin hikâyelerini…

  Bizet’in gözlemleri, çingene kültürünün saf, yaşamsal süreçleri; çok anlaşılır ve değerli bir toplumsal ilişkiye dönüşür. Aşkın çingene bir çocuk olduğunu; yani, en fazla altı ay süren bir tutku; her çingene kızın değişime mecbur olduğu, sıkılmaya, zorlamaya gelemeyeceğinin sosyolojik tespiti değil de nedir?

  Marifet budur işte! Direnme; direnirken birbirine sokulma… Ve aynı zamanda tüm dünyada ki çingenelerin ortak dilidir; siyasete bulaşmamak… Eğlencelerinden, zanaatlerinden vazgeçmemek…

 Israrla büyüttüğümüz, güçlü kılmaya çalıştığımız nice ahlaksal, geleneksel olayları; öyle bir yaşarlar ki; en trajik halde bile gülümser onların falları. Kâhinin en lanetli bakışları bile vazgeçirmez süsten, süslenmeden; cümbür cemaat seslerden, seslenişlerden.

  Carmen, sahnesinden defalarca seslenir yeryüzü insanına; “ Sevmezsen beni, severim seni. Seversen seni, benden sakın!”

 Çingene kızın sevdası, felsefesi budur işte! Sıkma beni! Zorlama! Ve zorlama dürtülerin, cilvenin, aşkın şartlarını! Bir karanfil, gül, mitolojide kalbe saplanan oktan daha etkilidir; göz kamaştırır, köle eder; kollamasan kendini…

 
 Güven Serin 
 






6 Ekim 2017 Cuma

ÇAĞRILMAYAN YAKUP




ÇAĞRILMAYAN YAKUP
-------------

  Halk şarkıları, insanlığa adanmış, insanın imbiğinden geçerek şarkılar, besteler haline gelmiş eserlerdir. Edebi, sosyolojik ve psikolojik etkileri oldukça büyük; destansı güzelliklere sahiptirler.

  Şiirler de öyle. Onları, zamanın tozları, pasları eritir görünse de; Sümerlerin Halk Şarkılarından, Süleyman’ın Ezgilerine getiren aynı şeydir; coşku, heyecan, ümit ve hatırlama; hatırlatma…

  Bir milletin, milletlerin en kıymetli hazineleridir; edebi değerleri; şiirleri, manileri, şarkıları, türküleri… O milleti, diğer milletlere anlatacak olan, saygı, sevgi, itibar kazandıracak olan değerli sesleridir. Sanatsallığı besleyenler de oralardan; o büyük, millet; milletler kilerinden çıkar.

  Yusuf Hayaloğlu’nun şarkı sözleri, Ahmet Kaya’ın seslendirdiği Fasso Necdat’da öyle eserlerden sadece birisidir. Çevremizde hiçbir zaman eksik olmayan, olmayacak olan, ulu orta içen, naralar atan birisini; Fasso Necdat’ı anlatır.

  Bütün mahallelinin ondan bıkıtığını, korkudan ses çıkartamadığını, sıkça karakola getirildiği, öyküsel bir şiire; şiirsel bir besteye dönüşüp; değerli bir seslendirmeyle zenginliğimizin kıymeti anlatılır.

  Siyah şalvarıyla, zır zopluk yapan Fasso Necdat’ın, bir kür sert bir kayaya çarpışı; çırpınışı, oldukça gerçekçi bir anlatım-seslendirmeyle; mizhayi bir hak edişe; ilahi bir kurtuluş, yasa; hak ve adalet kazanımına ulaşılır.

 Çalımla, zalımlık yaparak yürüyen Faso Necdat;bir ses duyar. Demişler ki ; “ Gel bakalım/Fasso Necdat demiş aman/Anlamış vaziyet yaman/Kafasından çıkmış duman”

 Fasso Necdat gibi kabadayıların,dayılıktan öte bezginlik veren eziyetlerinin sonunu en güzel anlatan sosyolojik bir çalışma ürünü kadar berrak ve net bir anlatım-uyarı…

  Edip Cansever’in Çağrılmayan Yakup şiiri de böyle görev uğruna serilir beyaz kâğıda. Beyazdan da, insan algılarını, düşkünlüğünü anlatacak olan öğreticiye dönüşmesi…

 Şair, kurbağaları konu edinir; hikâyesini anlatmak, şiire dökmek için. O kadar kalabalık olan kurbağalara bakan, onların büyük şölensi seslerini dinleyen Yakup’un, biri tarafından dahi çağrılmaması, içine dert olmuştur.

 Birisi; onca kurbağa içinden yalnız birisi deyemez miydi; Yakup! 

  Şair, Yakup’un dinsel bir karaktere, kişiliğe sahip oluşu; peygambervari bir şikâyeti, yorum ve çağrıyı anlatmak ister? Yoksa toplumsal çürümüşlüğü, uygarlaşırken, insanlığı neredeyse hap, ilaç bağımlısı yapacak olan bencil, yalnız bir yaşamın kapımızı çalmaktan öte, içeriye girip başköşeye konulduğunu mu birleştirmek ister; bu sosyal sarsıntıya dönüşen; büyük kitleler içinde ki yalnızlıklarımız bilinmez…

Güven Serin 

4 Ekim 2017 Çarşamba

BEN SEVİNÇLİ ADAMIM



BEN SEVİNÇLİ ADAMIM
-----------------------------------

  “Ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? Ben sevinçli adamım. Bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. Yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince…

  Ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden… Dostluktan söz açmak, ne güzel! Bir dostum var. Sıcacık eli var. Sevgi dolu gözleri var. Ne güzel yalansız, salt sevgi dolu bir insan eli sıkmak!”

 Bu sözcükler; yıllar, yıllar önce Yaşar Kemal tarafından kaleme alınmış. Günümüzden yarım yüz yıl önce; ben doğmadan…

  Sözcüklerin talebi, o gün olduğu gibi; bu günde aynı anlamı, çağrıyı, dileği; hatta yalvarmayı yapıyor. Kime? Her şeyi olduğu halde, bir tek şeyi olmayan; milyonlarca, milyarlarca insana… Öncelikle; bizim insanımıza; ülkemize yapılan bir çağrı; edebiyatın arşivinde, her daim oradan fırlamaya, sesini yaymaya, elini uzatmaya hazır halde.

  Yaşar Kemal’in felsefesi, baştan beri hep aynı çizgide; ne kadar edebiyatın içindeyse, o kadar da insanın, doğanın içinde… Bir tarafın değil, tüm tarafların sancılarına, sevgilerine, çağrı ve taleplerine kulak açan; başköşeye oturtulacak bir değer; ses, fikir, yazı insanı…

  Kimin umurunda böyle şeyler? Birilerinin umurunda olacak her daim… Olmak zorunda; kaçınılmaz bir muhtaçlıktır bizi gebe bırakan sevgiye; kaçınılmaz bir yazgı ve aynı zamanda akıldır…

  Belki sevgi denen duygular doğuştan vardır genlerimizde. Aynı zamanda olmamalarını öğrenmek, öğretmek, en baştan; daha kreşlere, anaokullarına girecek sevgi talimleri, eğitimleri kim bilir ne büyük nefretleri baştan öldürecek…



 Güven Serin