19 Eylül 2017 Salı

KERAHET VAKTİDİR





KERAHET VAKTİDİR
--------------------------

  Bilinen anlamıyla en makbul zamanlardan söz eden; onları anlatan iki kelime… Yıllar öncesinden bir rap şarkıcısı olan Sagopa Kajmer’i dinlerken şarkının içinde, tekrar bölümlerinden sürekli geçen sözcükler;

“Kerahet vaktidir, iç de içlen fondiplerim başımın belası/ Kervana katılamadım, kalbimi zımbaladım ellerine.”

  Şarkının nakarat bölümü böyle! Şarkıyı dinleyişimden on yıl sonra aynı sözcükleri bir başka anlatım zamanını, yüz yıl önce yazılmış bir eserin içinde görüyorum; Kerahet Vaktidir, makbul olan zamanı anlatmak adına yapılan etkileyici vurguda.

  Türkçenin diğer dillerle yapmış olduğu birliktelik, kazanılan ve hayatımıza kattığımız deyimler, sözcükler, en az Türkçe kadar anlamlı hale gelmesi; düşüncemizi anlatmak adına çok önemli bir güç, kültür ve dönüşümün, sosyolojik ilerlemenin, çeşitlenmenin bir karşılığı mıdır acaba?

  Bu sözcükler; Kerahet Vaktidir, niçin bu kadar ilgimi çektiğini tam olarak anlatamayacağım. Namaz kılanlar açısından en uygun zamanı anlatsa da, doğaya düşkün olanlar için de en iyi, en makbul zamanlara işaret ediyor.

  Günün taze saatleri, güneşin en tepede olan vaktinde, koyu bir gölgenin istir atini ve akşam saatlerinin geceye süzülüş anını; çeşitli görüş, alışkanlık, deneyimlerle anlamlı bir kazanım hanesine yazmak mümkün görünüyor.

  Bir şarkı, rap tarzı ne çok şey anlatıyor; sıkıntıyı, iç içe geçen batık medeniyetleri, oradan oraya savrulan insanlık güzellemelerini… Kendi felsefesine uygun, tarzının gereği olan şeyi; savrulanı, savrulacak olanı; gelgitleri ve maskeli baloya dönüşmüş hayatları;

 Kerahet vaktidir, iç de içlen fondiplerin başımın belası
Kervana katılamadım, kalbimi zımbaladım ellerine leyli.

  Sanatçının takma ismi; Sagopa Kajmer, bir başka bilinmezlik, geçmiş ve gizem anlatıyor; belki de çağrı yapıyor, büyük medeniyetlerin görkemine, gücüne ve sonradan büyük çöküşlerine dair; güne hakiki bir anlam kazandırmak istiyor.

Güven Serin 



15 Eylül 2017 Cuma

GÜN SONU KONUŞMASI





GÜN SONU KONUŞMASI

  Oktay Rıfat’ın önemli bir çalışması; hatta kendi ifadesiyle; gün sonu konuşması… Kim bilir kaç insanın hiç durmadan yaptığı; belki de yaşamsal olana, ruhsal bir dinginlik, karmaşaya, biz çözüm, değerli bir korunak yarattığı konuşmalar.

  Hepimizin şahit olmuşluğu vardır. Ayşe ninemin, tavukları, kazları, kedi ve köpekleriyle yaptığı konuşmalar; dün gibi aklımda. Ne kadarını anlar bizim konuşmamızın tümünü bir ağaç? Bir kedi, köpek, kaz, ördek?

  Bir başka şekilde de sormak isterim; biz, ne kadar anlaşılırız? Bilinen sözcüklerle, aynı dili konuşurken bile nice karışıklık, anlaşılmazlık yaratan bizler; bir başka dünyanın canlıları gibi saydığımız, hayvanlar, ağaçlarla nasıl anlaşa biliriz?

  Bilim insanları, akasyaların bile dilini; bir birleriyle haberleşmek için kimyasal salgılar yaptığını anlatıyor; gözlemliyor ve ortaya çıkartıyor. ABD’de Kargaların dünyasını daha net ve anlaşılır kılmak için; Enstitü kuruldu. Daha niceleri…

  İşte; Oktay Rıfat’ın da gün sonu; akşam konuşmaları böyle bir şey! En dokunaklı sözcükler ise ağacın dilinden yazılanlar;

Hatıralar da dal istiyor
Kuşlar gibi konacak.

  Şimdi, bugünün dünyasında bu kadar olayı, saniye, dakika ve saat içinde paylaşırken, hatıra olmaktan çıkartıp çıkarmadığımızı düşünüyorum. Onları, yaşama, yaşamlara tıka basa sokarak; devasa bir gardolap, kütüphane, büyük kilerler ve para kasaları gibi; acaba, ne zaman dokunup onları, yaşama davet edeceğiz?

 Ağaç konuşur Oktay Rıfat ile. Bir de ağaca Oktay’ın diyecekleri vardır elbet;

Hep yaşadığımı hatırlatıyorum kendime
Diyorum ki işin acele
Bir gün ne el kalacak tutmak için
Ne yürümek için bacak
Ne bulutların seyri
Ne de bir hatıra dünyamızdan

  İnsan, ne çok kavrama ihtiyaç duyuyor. Ne çok unutulmazlık ve kalıcılık istiyor. Aynı insan, aynayla; yani kendisi, kendimizle yüzleşmek denen can sıkıcı işe; hiçbir zaman nöronlarıyla değil, ona baskı yapan, alışıldık, hayvansal içgüdü ve toplumsal baskılarla hareket ediyor; savuruyor, avazı çıktığı kadar


Güven Serin 

13 Eylül 2017 Çarşamba

ŞEYTANIN TANGOSU




                                                 ŞEYTANIN TANGOSU


  Neredeyse 7,5 saate yaklaşan bir filmi; durağanlığın en durağanlarından… Özlediğimiz rüzgâr ve beklenen yağmur; hafızalara; yani genetiğe kazılan kıyametimsi bir şıpırtı içinde; çamura; insanın hammaddesine dönüşen bir ıslaklık…

  Rüzgâr ve çamur; göçleri tetikleyen doğa olaylarından sadece birkaçı… Rüzgârdan, çamurdan, soğuktan kaçtı insanlar; insanlığı aramak ve daha rahat etmek için kentlere.

  Yedinci Sanat olarak kabul gören sinema; insanın bırakıp gittiği, nice yabanıl olayı, objeyi; anı ve hatırayı; yine insanın eli,düşüncesi ve iradesiyle ortaya çıkartıyor. Bale Tarr, Macar Sineması için yapmış olduğu sınırların çok ötesine taşarak; uluslar arası kavuşuma hak kazanıyor.

  Neredeyse bütün sahneler ıssızlıkla ödüllendiriliyor. Sıkça donan perde; üşüyen, yalnızlaşan ruhlarımızın, hiç bitmeyecek düşlerine doğru savruluşumuzu ve her savruluşta bir inanca yapışıp, öteki tarafın, diğer boyutun giriş biletini; sırat inceliğini geçiş hakkını arama gerçeğinden hiç vazgeçmediğimizin de hatırlatmasını yapıyor Şeytanın Tangosu.

  Gücün çekiciliği, yoksulluğun, çaresizliğin devasa, masalımsı düşleri… Kurtarıcı rolüne sarılan rejim ve diğer etkiler… Hepsi, aradığı karşılık, beklediği kurtuluş gibi insanın… En küçüğümüzden en büyüğüne kadar; şükür ederken de, aynı kurnazlığa, lanetlerken de aynı kurtarıcıya; hesabın başkası tarafından ödetilecek oluşun çare üretme mantığına sarılmamız gibi…

  Filmin başlangıcında korkunun duyurusu yapılır; hiç bitmeyen çan seslerinin uğultusu sanki bu duyuruyu yapıyor gibi başlar; canlanır canı çıkmış, donuk, soluk sahneler;

-         Geliyorlar, geliyorlar, seslenişleri, rüzgârın ve yağmurun sıradanlaştığı kadar etkisizdir… Gelenlere karşı direnecek birileri yok gibidir. Can çekişen kedi gibi; kusursuzluğu düşleyen ve bin bir türlü kusurlu hale gelmiş insanın; temiz kalması için ısrarla; dünyevi dürtülere sarıldığı kadar, ebedi dünyanın göstergesi sayılan seslere, öğütlere, yasalara da kulak verişi; ilginç ve çaresiz bir şeyi anlatır.

 Kabul edişi; usta işi rol yapıp, ruhumuzu bile, gerektiğinde kandırma zanaatına kavuştuğumuzun gerçeğini; kim bilir kaç milyondan bu yana…

  Oysa kentlere hücum ederken; doğanın yasalarından birisi olan rüzgârdan da kaçıyorduk… Yüzümüzü, ellerimizi yaralayan, katılaştıran doğa olayından… Bu rüzgârı en iyi hisseden, hissedilen bölgeden seslenir Bela Tarr; yedinci sanat kabul edilen sinema dünyasına adanmış bir şekilde.

 Korkusu yoktur, aksiyonu, albenisi yok gibi görünen sahnelerin beğenilmemesinden dolayı. Sanatın doyurucu tarafı, tam da açken, yoksulken, alkışlar yokken; en sağlam rüzgârlar esiyorken ve çamura batmış; birkaç insanlık can çekişiyorken çıkar ortaya.

  Şeytanın Tangosu, bütün insanlığın oyunundan ibaret sadece bir sinema sahneler topluluğu. Üç günde izlediğim bu film, üç kez daha izlenilirse yer edip, kendi imbiğinden geçecek olanla yetinme şansı verir insana.

   O zaman rüzgârın, yağmurun, çamurun da gerekli olduğunu, düze çıkıyoruz derken, her tarafı asfalt, beton ve renkli düşler yaratarak, yine insanın ruhunu, teslimiyetini, yalnızlığını, lüks içinde ki çaresizliğini kurtaramayacak oluşumuzun farkına varırız.

  Kendimize adil odlumuz kadar; bütün toplumlara, deneyimlere, rejimlere, övdüklerimiz kadar, tükettiğimiz, yok ettiklerimiz kadar var etme onları anlama çabaları geliştirmek gibi güzel bir görgüye, algıya sahip olabiliriz…

  Sinema sanatı; teknolojinin verimliliği, ticari, siyasi, psikolojik tarafı iyi ayıklandığı an veya bunu analiz edip, kalanla yetinme, yenilgileri ve galibiyetleri bir kenara itme gibi beceriyle buluşturabilir bizleri.

 Ne yücelme derdiyle ömür tüketip, tepinme şamatası içinde hiçbir şeyi fark etmeden gitme, ne de korkuları katmerleşmiş ama bu korkuları her daim bir karşılık, ödendi yoluyla erteleme, neredeyse insan olmadan yılma sıyrıklığımızı bir tarafa bırakmak gerektiğini da anlatacaktır.

 Bütün yasaları, gelenekleri, telaşları, bizi zapt altına almış bilinçaltı bekçileri, nezaket hoşluğu içinde selamlayarak, kendi yasalarımızın bol seçeneklerini; erdemli bir birleşik; yeni bir buluş, icat ve anlayış şeklinde yürürlüğe koyup keyfini çıkartmamız çok mümkün…

  Katiyen, kabul etmiyorum; her türlü seyrin, her türlü kitabın, tiyatronun, insanın; insansızlık ile dengeye ulaşacağını! Ayıklamak, seçice davranmak; en doğal bir hak, gerekli bir 21.yüzyıl şansıdır bize.

  Titizliğimiz, insanlardan kaçmak değil; belaların ağır yükünden; bir sürü çürümüş bilginin, görüntünün, değerin, yasanın ruhsuz hale gelişlerinden ötürü…

  Şeytanın Tangosu; hazırsanız; ısrarla girip rüzgârın içine; çizmelerinizle veya yalınayak basarak çamurlara; izlemeniz, kendinizi de görüp, ruhunuzdan, değerlere yapışmış veya en az Bela Tarr’ın sahneleri kadar kıpırtısız oluşunuz ile yüzleşme şansını, ısrarla korkmadan, usanmadan isteyin; kendinizden…

 Güven Serin 



12 Eylül 2017 Salı

KARANLIKTA EL YORDAMIYLA ÇALIŞANLAR


TORETTO


KARANLIKTA EL YORDAMIYLA ÇALIŞANLAR


  Ressamlar üzerine; iyi sanat ve sanatçı üzerine yapılan yorumlardan sadece birisidir; ressamın karanlıkta; el yordamıyla çalışması…
  Karanlık nedir? Görüntünün yok olması, seslerin geri gelmesi mi? Yoksa teslimiyet; öze dönüş; düşündükçe uzağa ve daha uzağa; ışığı yutan kara deliklere kadar uzanır da şaşkına döneriz.

  Ama John Berger’e göre karanlık; ressamın boyun eğmesinden öte, ileri doğru gitmek yerine daireler çizmek anlamına geliyor. İşbirliğini ve belki de o güne kadar keşfetmediğimiz her türlü yeteneğimizi; fark etme çabası içinde kalırız.

  Seslere odaklanır kulaklar. Yeterli olmasa da, tuvale dokunacak parmakların ne kadar hassas bir organ olduğu da o zaman anlaşılır olacağı bellidir.

  İşte tam da burada bir başka yorum; bizi, bildiğimiz bütün algıları, beklentileri şaşırtacak kadar kabına sığmayacak davranışlar gösteriyor;

“ Ressamın sürekli aradığı şey, yokluğu ağırlayabileceği bir yerdir. O yeri bulabilirse onu düzenler ve yokluğun yüzünün belirmesi için dua eder.

  Yokluğun yüzü bir katırın kıçı da olabilir! Tanrıya şükür bu alanda hiyerarşi yoktur.”


 Güven Serin 




11 Eylül 2017 Pazartesi

KENDİ KENDİNE GÜLENE!




KENDİ KENDİNE GÜLENE!
----------------------------------


  Biliyorum, bu sözü herkes ezbere biliyor; deli derler… Belki de gülmenin bile lüks sayıldığı bu diyarda, ayda, yılda bir soylu kıkırdama yaşama, özsuyuna muhtaç bir bitki gibi yaşama bağlıyor insanı.

  Kıkırdamamın ana sebebi; Leman Dergisinin çizeri Can Barslan’ın Terelelli çizgisidir. Yöremizde de sıklıkla tanık olduğumuz yamaç paraşüt görüntüsü ve küçük bir diyalog bu kadar mı etkiler insanı?

  İşin içinde mizah; yani aklın tesiri, cüretkârlığı olunca evet böyle olur; engelleyemezsiniz deliliğin belirtisi sayılan kendi kendinize gülmeyi; gülümsemeyi. Üstelik biraz ötemde birkaç masada insanlar var. Engelleyemediğim, ısrarla kendimi sıktıkça güldüğüm bu çizgiye karikatür sanatı diyorlar.

  Barbarların hiç hazzetmediği şey… Binlerce yıllık hikâyenin özetidir aslında bu anlatım. Birkaç söz; binlerce yılın yükünü, gücünü veya güçsüzlüğünü anlatır mı hiç? İş, karikatür olunca; işin içine karikatürist girince anlatıyor işte!

  Yamaç Paraşütü iki amaçlı yapıldığına şahit oldum. Tekirdağ yamaçlarında da öyle; Babadağ da yapılan yamaç paraşüt atlayışlarında da öyle… Birisi, spor, coşku, aksiyon, yüksek heyecan amaçlı olurken, diğeri ticari bir gereksinimden kaynaklanıyor.

  Bu işe aynı zamanda Tandem Atlayış diyorlar. Yani hiçbir deneyimi olmayan, ama parası, arzusu, heyecanı olan her kişi, bu haktan yararlana biliyor. Babadağ’a yolunuz düşerse; bunu çok daha iyi anlarsınız; yüzlerce, binlerce atlayış; neredeyse hepsi ticari…

 Can Barslan da bu konuya dokunmuş. Bir acemi, usta bir yamaç paraşütçüyle uçma denemesinde; göklerden aşağı doğru süzülüyor. Usta paraşütçü onun fotoğrafını çekmek için çaba harcıyor. Yani bildiğimiz anlamda öz çekim yapmak istiyor.

 Buraya kadar her şey normal görünüyor. Çünkü atlayan bütün acemilerin en büyük isteğidir, özçekim, video ve fotoğraf çekimleri. Çünkü bu büyük anı, nasıl kanıtlayacak? Kendisi için yapıyor yapmasına da; eş, dost, düşman da görsün; yerçekimine, korkulara nasıl meydan okuduğunu…

 Bizim karikatürist de bunu yakalamış; usta paraşütçü öz çekim yapmak için gülümsemesini isterken; önde oturan acemi paraşütçünün yüzü asık; çok asık… Niye mi? Kendi kendine konuşuyor; kulak verelim;

  “ Berber değdirir,tellak değdirir!Büyük şehirden,stresten kaç gel…Burada boncuk gibi kucağa otur..Hayır,bir de selfi falan…Bi yayılırsa eş dost hısım diline düş,YAMAÇ OĞLANI olmuşsun diye.”

 Bizim aceminin terlemesini, neşesizliğini anladınız mı? Bir ömür, eril-erkek argosuna sığınıp, her daim, yapmak, koymak, etmek fiilleriyle büyüyen, bizi büyüleyen sözcük seçimlerimiz, bizi gün gelince nasıl da hokkanın altına sokuyor.

  Aklımız, fikrimiz, apış da kalmışsa; her daim orasının güdüleriyle namus, onur, saygınlık arama peşinde ömürler tükettiysek; işte böyle bir anda, en güzel zamanda bile; çelişkinin kucağında tepinip durmak, erkekliği kaybetmekle eş değermiş gibi bitmeyen kâbusun içine düşeriz…

 Güven Serin 
 



9 Eylül 2017 Cumartesi

BU DA MI GOL DEĞİL BE!







BU DA MI GOL DEĞİL BE!
----------------------------------

 Bazı yaşamlar; doğuştan başlar ofsayt düşmeye. Yazgının şansızlığı, bir başka gizemin, değerlendirilme biçiminin gereği mi? Bilinmez…

  Klasik laf, inançtır; bazı insanlar da doğuştan şanslı… Tam manada hiçbirine katılmadığımı anlatmak isterim. Bütün ömre yayılan sosyolojik, psikolojik bir araştırma var mıdır? Yapılmış mıdır? Bilinmez… Şansın, şans denen şeyin, eşitliği maddiyat olduğu için, bunun getirisinin uzun vadede ki biçimleri; elle tutulur bir şey midir? Yoksa büyük bir kayıp, hiçlik, doymazlığı tetikleyen bir can sıkıcı gidişat mı?

 Ofsayt Osman, doğuştan şansız olan; yani yazgının onu terk ettiği birisini anlatır. Aslında, doğuştan sanatçı olan birisi tarafından; Sadri Alışık… Tıpkı Ayhan Işık, Kemal Sunal, Levent Kırca, İlyas Salman, Müjdat Gezen ve niceleri gibi.

 Buna, bu yeteneklere sadece şans demek ayıp olur. Evrimin adaleti; milyonlar içine serptiği farklılıklardan birisi; birileri…

  Ofsayt Osman, yeteneğini yönetmen Osman Seden ile kesişen yollarına da borçludur dersek yalan olmaz. İyi bir yönetmen, iyi sanatı ve sanatçıyı, bakışlarından, sesinden, ritminden; daha sahneye çıkmadan, sanatın kokusundan anlayacağı da bellidir.

  Bu filmin başlangıcı; yani doğuşu; yarım yüzyılı geçti. Yıl 1965;bir başka doğuşun, yükselişin duyulduğu. Alkış aldığı zamanlar. Beşiktaş Futbol Takımı, Ofsayt Osman filmi çekildiği yıl şampiyon oldu. Gol kralı da Güven Önüt…

  Ofsayt Osman, her daim ofsaytta kalırken, hiç gol yüzü görmemişken, Güven Önüt, Türk Futbol tarihine,” Gol Kral”ı olarak geçer. Üstelik bu futbolcuya, takıma gönül vermiş yazgının babam olacağını belirlediği kişi de, oğlu olursa ismini Güven koyacağım demiş;365 gün öncesinden.

 Ofsayt Osman, yitik, yenik ve ezik bir adamın hikâyesidir. Aynı zamanda Türk sinemasının, sanatçıların hatıralarına dokunma, anma, onları anıların boyunduruğundan çıkarma-kurtarma anın başlangıcıdır da…

  Edebiyatın derin analizlerinde, burada aranan bütün cevapların karşılığı mevcuttur. İçinde, her türlü düş ve gerçeğin karması; kavuşum örnekleri doludur. Üstelik ağzına kadar! Çoğu zaman önem verilmeyen düşünce sanatı, düşlerin, izlenimlerin, mayasını yeryüzü ve gökyüzünden aldı sezginin karşılığı; her harfi insana, insanlığa aitken, çok az kimse önemser.

 Ofsayt Osman, yazgısında olanlara bir İrlandalı yazar çıkıp şu sözleri söylese;

“ Hep denedin
  Hep yenildin,
  Olsun!
  Gene dene!
  Gene yenil!
  Daha iyi yenil!”

  Siktir oradan, denir; siktir; defol; fazla aklın varsa kendine sakla! Sanki bu tepkiler Samuel Beckett’i yıldıracak! Daha da sarılır kaleme ve sözcüklere…

Güven Serin 


7 Eylül 2017 Perşembe

ONURSAL MAKAMLAR




ONURSAL MAKAMLAR
---------------------------

  Bir yazar, onur adına, nice insanın peşinde koştuğu itibar adına şöyle söyler; “ Onursal makamlar ancak budalalar içindir.”

 Oysa tüm yaşamımız içinde biricik mücadele, koşumuzdur onurlu bir makama ulaşmak. En çok alkışı alan müzisyen… En çok kitabı satılan yazar… En çok seçilen siyasetçi… En çok kazanan iş insanı… En büyük ödülü hak eden, sinema yönetmeni, oyuncusu…

  Sözcükler karmaşası, aklın tabularını, kabuğunu kırmaya başlamasın bir kere! Yazar, Ellas Canettı, söylemini daha da ileri taşıyarak;

  “ Onursal makama düşkünlük, ulaşmak, utanç yaşamak, onurlar içinde yaşamaktan daha iyidir; saygınlık olmamalı, ama ne pahasına olursa olsun, özgürlük olmalı, düşünme özgürlüğü. Onurlar duvar halıları gibi gözlerin ve kulakların önüne asılır. Artık ne gören kalır, ne duyan; düşler, onurlar içerisinde boğulur, verimli yıllar da kuruyup gider.”

 Çok ince bir nokta; tam da kırılma anı gibi bir şey… Yazarı anladığımı, anlaşılır olduğunu söylemek isterim. Peki, ama bunca onur yazısı; itibar arayışı, eşelenmesi ne olacak? İnsan, onurlu bir makama sahipken, utanç içine düşme adaletini niçin istesin?

 İşte, tam da büyük an burası. Bir filmin ismiyle bile ne çok şey anlattığını, burada hatırlatmak isterim; Burjuvazinin Gizli Çekiciliği; Luis Banuel’in 1972 yılında çektiği önemli sinema eseri.

 Onurlandırılmanın, ince, görünmez tesirlerinin insan ruhuna; zarif düşüncelerine yapacağı tesir… Hep böyle olmamış mıdır?

  Muhalif nice insan, hükümdar kılığına girince; onurlandırılınca, nice utanmazlıkla suçlanan insanları bir kenarda unutup, tanrısal lütif1lar içine girme cesareti, içgüdüsel saplantılar içinde kuruyup gitmemiş midirler?


 Güven Serin 




31 Ağustos 2017 Perşembe

NASIL BİR ŞEY;YUKARIDAN BAKMAK?





NASIL BİR ŞEY; YUKARIDAN BAKMAK?
-----------------------------------------------------

  Bildik rüzgârlar başladı. Kuzey rüzgârları; sınamak ister yazdan çıkacak, hazırlanacak olan kış mevsimine tutunacak olanı.

  Büyük dalgalar üretiyor bazen Marmara. Özeniyor olmalı; Akdeniz, Atlas. Hint ve Büyük deryalara. Hakkı da yok değil; bu güzel alım ve çalımın bir de yüksek haykırışları…

  Çayımı içine kadar dayanabildim geceye teslim olmuş akşamın kuzey rüzgârına açık olan yerin masasına. Aynı bahçenin biraz kuytu köşesini seçtim. Tenhalık var soğuk rüzgârlar esince burada.

  Çoktan beri tanıdığım ve onun için yazı yazdığım çınarın altında ki küçük masaya oturdum. Yan tarafta; kapalı küçük yerde; pembe ve beyaz balonlarla süslenmiş mekan, küçük bir kızın doğum günü hazırlığı yapıldı. Gelecek olan konuklar ve yaşanacak küçük şölen için her şey hazır gibi görünüyor. Onlarla aramızda bir cam var sadece…

  Yanımda ki çınarın kuytuda olan dalları ciddiye bile almıyor rüzgârı. Kavak ağacı olsaydı; korkudan altına işetir insanı. Zannedersiniz ki, büyük fırtına dövüyor koca şehri… Bir arkadaş, bir dost-öncü var yanımda. John Berger… Onun kitabı, deneyimleri, yaşamın içinde kılcal damarlardan tutun da, hücrelere kadar meraklı bir bakış, anlama uzmanı…

 Bazen; çok bazen; yalnızlığın dayanılmaz çekiciliği, öğrenme merakı içinde olan bir öğrenci sessizliğine muhtaç ve minnet duyar hale getirdi beni. Bilinen manda bir sürü çığlık ve hiçbirisi gerçek yaşamın özüne, felsefesine ait değil… Ne acı bir teselli sunuyor herkes birbirine; hep, hiçliğin yatıştırma ve aldatıcı ninnileri…

 Küçük kız bir yaşını bitirecek. Derken iki, üç ve on beş olacak. Yaradılışın hürriyetini arayacak; ya donatılmış yüce bilginin, görgünün zarafeti, felsefesi ya da bilinen çokça tekrarlanan hırçınlıklar, kabalıklar ve küskünlüklerle başlayacak olan bir başka milyarlık tekrar…

 Küçük kızın doğul günün kutlanacağı alanla aramızda bir cam… Misafirler; büyük insanlar, temiz ve bakımlı haliyle gelmeye başladılar. Hepsinin yüzünde iyimserlik hâkim… Geçici barışın keyfini sürmeye gelmişler.

 Onlara; bize; yukarıdan, çınarın yükseldiği yerden; yaklaşık 5–6 metre öteden bakan bir insan… Yukarıda ki mekânın çalışanlarından. Merak ediyor aşağıda ki renkli eylemin kıyafetlerini, yiyeceklerini, sosyolojik hareketlerini.

 Her bakışında ona odaklanan gözlerim, onu mahcup bir geri çekilme eşiğine getiriyor. O aşağısını merak ediyorken, ben de yukarısını. Nasıl bir şey; insanlara-insancıklara ve tüm aşama yukarıdan bakmak?

 Bu bakışta bir papazın, kasabanın şerifinin, bir filmde ki kovboy bakışını aradım; yoktu. Bir ağanın kurnaz gücünü sordum; yine yok… Batmadan önce yılışık bir banker bakışı; o da değil… Bildik Trakya insanı; yarı ürkek ve mahcup… Aynı zamanda altlarda nelerin olduğundan haberdar olmak isteyen bir haberci…

 Yukarıdakinin bakışı, neredeyse bütün gece sürdü. Muhtemelen çoğunluğunda yakalandı; aşağıda ki gözlemciye. Her defasında geri çekildi; düşman diye koyunlara, yel değirmenlerine saldıran Don Kişot gibi dayak yiyerek değil; Trakya insanı mahcubiyetinde; suçüstü yakalanmış bir çocuk kişiliğinde…

 Yukarıdan bakan insanda daha ilk aradığım bir papazın bakışı? Niçin? Kaç papaz tanımıştım bu zamana kadar? Onların üzerinden dokunmak mı yüce dini-dinleri anlatırken insanlığı aldatan din adamlarına? Bir başka alt arayışın serüveni? Bileşenlerinden ayrılan bir başka oluşuma doğru yol alan imgelere tutunma saltanatına kabul edilmiş olmam?

 
 Güven Serin 
 


  

26 Ağustos 2017 Cumartesi

21.YÜZYILIN HOKUS POKUSU

                                                    



21.YÜZYILIN HOKUS POKUSU
---------------------------------------------


  Doludizgin geldi. Gelişi,20.yüzyılın başlarından belliydi; hızı son ana;20.yüzyılın bitiş zamanına saklamış… Belli ki uzay araçlarının, yararlanmak istedikleri; gezegenler arası sapan etkisi denilen bir kuvvet giriyor devreye; inanılmaz bir hıza ulaşıyor; ulaşacak insanlık.

  Biri, birileri çıktı sahneye. Hokus  Pokus;dedi. Dikkat edin; oyun başladı! Bu nasıl bir oyun? Teknolojinin doymak bilmeyen sürümü; sürümleri? Durdurulamayan yenilikler, insanı, insanlığı zorlayan gelişimler.

  Acaba? Büyük yalnızlığa bir çeyrek daha mı kaldı? Sosyal Dünya dediğiniz yere girince, gelişmelerin, insan ruhları, bedenleri üzerinde nasıl bir etkiye dönüştüğünü, Mars’a gidecek kolonide ki insan genleriyle uğraşan ilim insanlarının, aslında gensel değişimin dünyada başladığının farkına varmış olduklarını düşünüyorum.

 Bir günlük ömrü olan böcekler gibi yaşamaya başladık. Herkes yazar ve şair… Herkes fotoğrafçı, ilim insanı, siyaset bilici; sanırsınız ki beşeri bilimlerde uzmanlar haline geldik. Düşünülen o dönüşüm; sadece uzay sahnelerine ait sinemalarda olacak değil ya; bir hap yutturulup, her alanda bilgiçlik yapma becerisi; belki de bir ön hazırlığın deneme çekimleri…

  Herkes tiyatro oyuncusu, herkes şarkı söyler hale geldi. Sevinelim mi? Ömrü bir günlük böcekler gibi; sorsanız, kimse bir saat önce neyi okudu, neyi izledi, neyi paylaştı; bilinmezlik ormanı gibi bir unutkanlık çekinime doğru hızla akıyoruz.

 Patlamış büyük güneşlerden dağılan parçacıklar gibi; milyonlarca yol alacak oluşumun zerrecikleri; elbet bu büyük, onurlu başıboşluktan kurtulup, bir çekim alanı; değerli bir yörünge sahibi olacak!

  Ama ne zaman? Hiç kimsenin tam olarak bilgisi olduğunu sanmıyorum. Büyük sürgünün, geri dönüşü olmayan kaçışın başladığı kesin; bir günlük ömrü olan böcekler gibi; büyük telaş…

  Böceklerin telaşını anlarım! Üremeleri, nesillerini aktarmaları gerekir. İnsanın? Aktarılacak neleri var? En büyük şeyini; duyarlılığını, duygularını; anı ve hatıralarını kaybettiği an; karşımızda duran bilgisayar gibi, saymamın, istenileni aktarmanın, uygulamanın ve gerektiği an ışığını, ışığımızı birileri tarafından kapatılacak oluşumuz…


 Acaba, evrim bize büyük oyunu mu oynuyor. Yazgıyla uğraşan bilime karşı evrim! Kaderle uğraşım, hastalıklarla baş etmemizin, yer çekim kuvvetine meydan okuyup, artık dünyadan kademeli olarak ayrılma hazırlıkları içinde oluşumuz; evrimi kızdırmış olabilir mi?

  Ya, Homeros’un tanrı ve tanrıçalarını? Olimpos tepelerinden gökyüzüne kaçtıklarından bu yana; birkaç bin yıllık birikmiş hesabın ödeme zamanını mı hatırlatıyorlar?

  Olabilir mi? Issızlaşan köyler; gözümüze baka baka; ıssızlaşacak kasabaları ve kentleri anlatıyor olmasın?

   Büyük tükenişle birlikte büyük kaçış; uzaysal dünyaya sığınma isteği, büzülen, sıkılan ruhlarımıza bir çare gibi tanıtılıp, ölümsüzlüğü hayal ederken, uzun ömrü yakalayan insanın, üreme ve üretimden de vazgeçip, sadece tükenişe, uzayın o saf boşluğuna; esas olan kayboluşa doğru açılacak oluşu… Evrimin ve evrenin biricik dünyanın artık boşaltılma zamanının geldiğinin; bizlerden, biz zavallı insan ve insancıklardan bıkmış olduklarının kanıtı mıdır?

  Oyuncu çok! Ya seyirci? Olmazsa o büyük topluluk, değerli yorumcuların göksel alkışları; neye yarar herkesin oyuncu veya yönetmen oluşu?

 Güven Serin 




25 Ağustos 2017 Cuma

BABA ve ANNE FİGÜRLERİ





BABA ve ANNE FİGÜRLERİ
----------------------

  Anne ve baba algısı, biyolojik olmaktan çok ötedir. Bir ömür sürecek, manevi, psikolojik ve sosyolojik örtünün, yeryüzüne lazım olan yağmurları, güneşleri gibi, bir doğal alış-veriş, solunum, fotosentez gibi gerekli bir muhtaçlık içindeyiz.

  Baba ve anneliği, despot bir beklenti içinde, baskı aracı, terbiye silahı olarak görmek ne kadar gereksiz ve eğri duruyorsa, baba ve anneyi, yok edin, çağdaşlaşıyoruz diye evrimin insan yavrusuna hediye ettiği en güzel anıtsal kaideyi, anıtıyla birlikte kırıp, yok etmek de o kadar eğri, büğrü bir kayıp; trajedi…

 Boşluğa düşen insanların, doyum içinde doyumsuzların, büyük ateşler içinde donanların psikolojik ve sosyolojik durumları iyi incelenirse ortaya çıkacak en önemli boşluklardan birisi de baba ve anne eksikliğidir.

  Geçmiş uygarlıkların insanları; tanrı ve tanrıçalarını yeryüzüne indirmişlerdir. Kuralları, varoluş, ayakta kalma ihtiyaçlarını tanrıların kâhinler, rahipler aracılığıyla isteklerine göre, kurbansal, tinsel bir süzülüş içinde o büyük kapılardan, dehlizlerden çıkıp bugüne gelmişlerdir.

  Tanrılar, dağlardan havalanıp yok olmuşlardır. Bugünün dinlerinin tanrısı, biricik ve ulaşılmaz; kitabı ve peygamberi olan, günümüze kadar ulaşmış; insanlığın önünde bir dizginleme, fren, hatırlatma ve uyarı kurallarıyla doğmuş; yeryüzü ile gökyüzü arasında, ulaşılmazlığın köprüsü olmuşlardır.

  Anne ve baba ise, ulaşılmazlığın, gökyüzünün değil, yeryüzünün tinsel, maddesel bütün gerçekleriyle çocukların karşısında; çok yakınında dururlar. Dokunulur, sarmalanır, aciliyetin cankurtaranı, pisikolojik danışmanı, yeryüzünün can suyu gibi bütün sıradanlıklarıyla, yüce bir evrimin, en hakiki evrimle gerçeğinin son aşamaya gelmiş mükemmeliyeti, sanatsal duruşudur onlar.

 Anne ve babalarımız; yok etmeye çalıştıkça, karanlık bir karamsarlığa bürünüp, yüce cezaları çekerken farkına bile varmadığımız, muhteşem, nadide şeyler; henüz vakit varken, gayri, anlasak iyi olacak…


 Güven Serin 


24 Ağustos 2017 Perşembe

KİTAP DELİSİ(BİBLİOMAN)




KİTAP DELİSİ (BİBLİOMAN)
----------------------

  Doğan Hızlan’ın kitap dünyasına, okuma kültürüne hediye ettiği çalışmalarından sadece birisi… Bir kitap delisinden söz eder çalışmasında. Okuyunca sizin de şaşıracağınız, hatta vay be! Diyeceğiniz bir haber aktarımı…

  Kitap deyince akla gelir o meşhur söz; “ Sakın kimseye kitap vermeyin, ben kütüphanemi dostlarımdan aldığım kitaplarla kurdum.”

  Kitap aşkını görüyor musunuz? Siz asıl, şimdi yazacaklarımı bir anlayın! Staven Blumberg isminde bir kitap delisi. 1991 yılında yakayı ele vermiş. Yirmi yıla yakın kaçış; yani kanunları alt etmiş.

  Bugüne kadar 23 Bin 600 kitap çalmış. Değeri, 10 milyon dolar… Amerika’da 45 eyaletin hırsızlık dosyaları onun ismiyle anılıyor.

  Gerçek bir kitap delisi; sanırım kırılmayacak bir rekora imza atarken, bu delilik ona pahalıya patlıyor. Kitap deyince; kitap seçme geliyor aklıma. İnsanı azmedeceği, özümseyeceği, güne, yaşamın içine olumlu, üretken eyleme dönüştüreceği bilgilerin kitaplarını seçmek de ayrı bir kitap kültürü…


Güven Serin 

21 Ağustos 2017 Pazartesi

DOYAMADIM YAŞAMAYA




                                  


DOYAMADIM YAŞAMAYA
-------------------------------------

  Onun için Boğaziçi’nin simge profesörlerinden birisi diyorlar. Dile kolay; kırk yıl shekaspeare’yi anlatmış…20 seneden fazla İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı; akıl ve sanatın yolu Mustafa Kemal ile kesişmiş.

  Ayşe Arman yine çok iyi bir iş çıkarttı. Gazeteciliğin yüz akı olacak bir röportaj… Oysa can çekişiyor aziz ve azize medya…

  Oya Başak, öncelikle kendinle barışık bir insan. Yaşama hiç doyamayanlardan… Barışık insan doyamaz yaşamın ince derinliklerine. Ve bu yüzden onu anlatacak eserin ismi; Kahkahanın Derinliği ismini taşır. İzzeddin Çalışlar’ın yazdığı, bir ömrü anlatan yaşamsal seslerin çalışması…

  Röportajında bu işin, bu çalışmanın derinliğini, yaşam felsefesinin büyük kargaşaya meydan okuyuşunu da anlıyorum. Bir gün oldukça hasta yatağında yatmaktadır. Bir arkadaşı gelir yanına;

  “ Ölüyorum” der. Arkadaşının verdiği cevap; “Saçmalama! Her şey rastlantı Oya’cım! Yanlış numara! Deyip telefonu kapatacaksın.” Bu konuşma, altyapısı felsefe, şiir, edebiyatla dolu insanın; o an verdiği bir kararın da başlangıcıdır; “ o an, ölmekten vazgeçtim!”

  Bu dayanak, bu seçim hakkı; ruhsal olandan fiziksel olana; yaşamın kendisine ulaşan bir bağlantı, bolluk, bereket, şans; kaderin seçeneklerine dokunmak gibi bir şey…

  Yıllarca verilen Beşiri Bilimler dersi, bu dersin pratik karşılıklarına yaşamın içinde dokunmak; işte böyle bir şey; yaşamsal ve kahkahanın derinliklerine kadar ulaşma bilgeliği…

  Yaşamaya, yaşamı yaşatmaya o kadar büyük bir ihtiyaç var ki bugünün ülkesinde. Altı ayda kullanılan depresyon ilaçlarının sayısı 33 milyonu aşarken; nasıl bir işkence, nasıl bir can çekişme, yaşayan ölüler ülkesine dönüşümü de bir parça anlatmış olabilir miyim?

  Soylu kararlarınız sizin seçeneğiniz. Ya karaları bağlayarak, her daim kapkara bir yalnızlığı kovalayıp duracak, ya da, en dramatik ortamlardan dahi, yaşam kırıntıları çıkartıp, elimizden gelecek en iyi becerilerle onun birer can simidine, belki bir tekneye, bir limana çevirecek imzayı atarız; belki; niçin düşlemeyelim?

   Niçin denemeyelim? Engel olan kimdir; içimizde ki zavallı tabuların utangaçlığı, bir şey olmaz diye bizi durmadan hapsettiği ruhunun kıçına bir tekme vurma zamanı gelmedi mi?

 Güven Serin 






TRAKYA İNSANI CÖMERTTİR


Tam bir Trakyalı tiplemesi;teşekkürler...




TRAKYA İNSANI CÖMERTTİR
---------------------------------------

  Eğitim, doğum kontrol konularından en iyi dereceye ulaşan Trakya insanı, şimdi de ölüm törenlerinde en iyi yiyecekleri sunma telaşı içinde…

  Daha beş on yıl önceye kadar, ölünün ardından bir helva geçerliyken, şimdi, pilav, hayran, tatlı üçlemesi; yakın gelecekte bu menün çok daha ileri, iştahaçıcı seviyeye geleceğini gösteriyor.

  Süleymanpaşa Belediye Başkanımızın kış günleri, ikram çeşmeleri de bu bonkör Trakya insanı hissiyatıyla ortaya çıkmışa benziyor. Yazın, ikram çeşmesinden çorba akmıyor. Bunun yanında, yakın gelecekte Tekirdağ halkı; yazın da ikram çeşmelerinin, soğuk su, limonata, soğuk hayran vereceğinin ümitleriyle ikram çeşmesinin yakınında ki ağaçların gölgesinde bekleşiyorlar.

  Ölüm törenleri, düğünler; hepsi, Trakya insanının insana verdiği değeri ortaya koyma, var olan zenginliğin paylaşımı adına yapılıyor. Yoksa değil mi? Şüpheniz varsa; ya şimdi konuşun! Ya da ebediyete kadar susun…

  Cenaze kalkmadan önce imam;”hakkı, helalliği” sorar. Ve hep bir ağızdan, isteksiz bir korunun helalliği yükselir gökyüzüne. Helal edilmiştir edilmesine ama bir sürü şey çıkar, ölünün ardından. Küçük, büyük alacaklar; ev halkına duyurmak için gizliden gizliye, haber uçurmalar…

  Trakya insana cömerttir. Uysaldır! Uysaldır; dönüşüme yatkındır. Ölüm törenlerini bile beslenme, şükür etme ev sahipliği görgüsüne çevirdi.

 Biraz muziplik olsun diye şöyle bir düşünceyi kaleme almak istedim. Ölüm törenlerinde; özellikle yoksulların ölümlerinde, geriye kalan sağlar; çoluk, çocuk, eş için; her katılandan bir miktar yardım parası toplanma âdeti, cömertliği yapılsa; ortaya ne çıkar?

  Pilavı, ayranı, tatlıyı yedikten sonra; en az 50 TL’lik bir yardım beklense; bu törenlerin insan kalabalıkları ne hale gelir? Acaba, cenazeyi taşıyacak birileri çıkar mı?

 Her cömertliğin arkasında bir siyaset, ince bir sosyoloji olması; yine insanın değerli bir gelişim keşfinden başka bir şey değil gibi anlaşılıyor. Camilerin serin klimalı mekânlarında, elektrik, su, imamın parası cemaatten istense; zaten dolmayan camilerimizin gerçek cemaatleri nasıl da gün yüzüne çıkar; daha az olanın daha simimi görüntüleriyle karşılaşırdık…

  Trakya insanı cömerttir; artık ölüm törenleri, bir çeşitten, üç çeşide, çok yakın zaman sonra; lüks otellerde ki gibi; açık büfeye dönüşeceğini düşünmeye başladım. Belki de katılanlara ayrı bir çekilişle seyahat, araba bile verecek Trakyalı insanlarımız çıkacak.


  Cömerttir Trakyalı! Aydoğdu Mahallesine çıkıp para dağıtır. İnsanlıktır önceki amacı; sonraki ise siyasi beklenti; çok ince bir hesap; saç telinden bile… Aynı insan; cömert efendi; Aydoğdu Mahallesi çingene çocuklarının da eğitimde üniversiteye, her türlü meslek sahibi olmasını bir türlü ve ısrarla gündeme getirmez… Cömerttir; puslu, dumanlı, bol söylemli ve beklentili bir cömertlik…

Güven Serin 

19 Ağustos 2017 Cumartesi

VAH GRİPİN VAH!


VAH GRİPİN VAH!
------------------------------------------

  Yılların ilacı; girmediği ev yoktur gripinin! Ninelerimizin, annelerimizin, babalarımızın; hatta tüm tanıdıkların kullandığı kocaman bir hap…

  100 yaşına yaklaşan Ayşe Ninem, halen gripin hapını, büyük kolisiyle aldırıyor. Bu düşkünlük, muhtaçlık, çare bulmaktan öte, belki de büyük bir alışkanlığın psikolojik, ruhsal yönünü de belli ediyor.

  Yolumun üzerinde; Süleymanpaşa merkezde olan eczaneye uğradım. Yılların kalfası; Hasan’a seslendim; “ Gripin istiyorum.” Diyerek… Sonrası; bu ilacın yeni nesil tarafından kullanılıp kullanılmadığını sordum.

 —Yok, be ağabey! Yeni nesil böyle şeyler kullanır mı? Kocaman diye mi? Tabi! Şimdi onlar daha zarif, daha küçük hapları tercih ediyor.

Benim aldığım gripinleri yeni nesilden birisine versen; bu ne yahu? Diye gözleri pörtler… Hasan, gripinin satışı, tercih edilişini en iyi bilen eczacı kalfası olarak; “ Bir süre sonra gripin üretilmez! Yok olur.” Dedi.

 Ne çok şey var hayatımızda değişen; yokluğa karışan. Kara sabandan tutun da, öküz, at arabalarına kadar… Komşuluk ilişkilerinden, akrabalık, aile içi ilişkilere kadar; özgürlük, teknoloji, yeni yaşam algıları, hepsinin üzerini silip süpürüyor.

  Daha kırk yıl önce; çiftçinin kullandığı tohumlar beğenilmez olmuştu. Çok az verim alınıyor diye. Daha fazla almak için, daha yeni tohumlar geldi. Gübreler… Ve bununla birlikte soylu hastalıklar; acil ve genç ölümler…

  Dört tane gripin aldım. Ayşe Ninemin hatırına! Bir parça algınlığa iyi gelir düşüncesiyle. Doktora gidip zaman harcama tembelliğini, çıt kırıldım şeysinin delikanlılığa sığmadığını düşünerekten; bir de tarif edindim; soda, limon ile şifaya daha yakın olacağını…

 Güven Serin 



17 Ağustos 2017 Perşembe

KAYNANA,GELİNE KARŞI...






KAYNANA, GELİNE KARŞI…
--------------------------------

  Bu tür ilişkilerde, psikolojik durum çok önemlidir. Birisi oğlunu kaptırdım, oğlum boyun eğdi derdine düşmüş, diğeri; “size ne oluyor? Bu bizim hayatımız! Kocam, yalnız benimdir!” inancıyla, oya işler gibi işler gün ve gecenin içine yayılan sosyolojik örtüyü.

  Oturduğum mekânda akşam vakti. Gün, henüz gecenin içinde eriyip gitmemiş… Yan taraftaki masaya; üç aile geldi. Üç masa birleştirildi özenle. Denizin hemen dibinde; deniz ise sakin bir çizgide… Yunuslar, kıyıların temizlenişine, şenlik havasında dolanıyorlar; Tekirdağ sahilinde…

  Üç aile; üçü de birbirlerine akraba… Baba, anne; kızları, oğulları; elbette, damat ve gelinleri… Büyük ittifakın hemen yakınındayım. Büyük ayrılığın, destansı pusuların, alt etme oyunlarının da çok yakınında; her söylemleri; masama, çaydan önce geliyor.

  Anne ile kızı; çoktan gelinlerine cephe almışlar. Gelin; anasın gözü bir güzellikte; onların bu halini biliyor. Tuzakları çok basit; çocuklarını aşırı korumacılık anlayışıyla; babaanne ve halaya yakın olmalarını engelliyor.

  Oğul; işi, akşamüstü sakinliğine bağlamış. Bir parça saf, biraz kentli; güya yorgun ve ağrıları var… Sigara üstüne sigara…

  Savaş, kaçınılmaz! Geçici anlaşmaların hiçbirinin kalıcılığı yok. Çünkü anlaşma maddelerinde saygıya, sosyolojiye, psikolojiye dair hiçbir şey yok…

  Gelin masadan kalkıp çocuklarının peşine düşünce; kaynana ve kızı; veriyor veriştiriyor… Gelin, zafer kazanmışçasına; o masada, onların evinde fazla kalmayacak oluşunun soğuk; kutupsal püskürmeleriyle; ağrılarını tetikliyor; muhtemelen, hastalanıp erken gidecekler…

  En tarafsız olan damat! Suya sabuna dokunmadan; gecenin sefasını sürüyor. Ta ki, onun annesi ve babası da o masaya geleceği güne kadar…

 Masada karlı çıkan birisi yok. Sevgi çoktan terk etmiş o aileleri. Bireyselliğin tek çözüm olduğuna inanmışlar. Bir de taşlama sanatının sakinliğinin, çekilmez oluşunun farkında bile değiller.

  İster istemez kayınpeder ne yapıyor bu durumda? Bu soru geliyor aklınıza! Oğlunun yaptığını, suya sabuna dokunmadan, birlikte oldukları zamanın keyfini çıkartmaya çalışıyor…

  Sosyoloji, psikoloji, edebiyat; ne büyük gayretleri vardır insanı törpülemek adına. İnsan bu ilimlere bir arkasını dönebilse; ne kirli ittifaklar yıkılacak; bir bilebilse şu zavallı ömrü, debelenerek geçmeden…


Güven Serin 

14 Ağustos 2017 Pazartesi

TEBESSÜME SÜZÜLEN MAHCUBİYET



TEBESSÜME SÜZÜLEN MAHCUBİYET
---------------------------------------------

  2017 Londra, Dünya Atletizm Şampiyonası sona erdi. Türkiye’nin de yarışmaya katılıp bir altın madalya aldığı yarışlar; ulusal, uluslar arası anlamda ayrı güzelliklere sahne olurken, kişisel manada, insan denen canlının kazanma-zafer psikolojisini insan erdemi ve sevgisiyle nerelere taşıyabileceğinin de resimleri çıktı ortaya.

  Şüphesiz, spor karşılaşmaları uluslar arası hale geldiğinde bir başka heyecan yaşanıyor. İsmi duyulmayan, dünya sıralamasında; ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan altlarda olan ülkelerin telaşıyla, en üste olan ülkelerin ölümcül koşuları…

 En dikkat çekici sahnelerden birisi de son gün; erkekler 1500 koşusunda yaşandı. Kenyalı atletlerin üçünün de baştan sona önde koşması; ince uzun bacaklı siyah yüzlerin, buruk coşkularının yanında, kurtuluşa, zafere inanmış, ciğerlerini zorlayan bir koşu…

  Yarışmaya daha baştan birinci başlayan Kenyalı atletlerin en büyük rakipleri de yine kendileri oldular. Dermansız görünen ince uzun bacakların, ne büyük bir adanmışlık içinde kurtuluşa;” Ya esaret, ya ölüm!” algısına denk bir koşu…

  Ağızlar sonuna kadar açılmış! Ciğerlere giren oksijen yetmezlik içinde… Kalp, kan pompalama gayretini en üste çıkartmış… Birinci ve ikincinin Kenyalı atletlerden çıkması; Altın ve Bronz madalyalara ulaşmalarıyla sonlandı.

  Kenyalı Atlet Motonei Manangoi 1500 metre altın madalyayı aldı ve ülke milli marşı seslendirilirken, yakın çekim yüzü, ruhunu anlatıyordu. Henüz, ciğerlere çekilen havanın dengelenmemiş ağız açıklığı, beyaz dişler ve bir tebessüm…

  Öyle bir tebessüm ki, utanmadan, korkmadan, sakınmadan besleniyor. Öyle bir tebessüm ki; mahcubiyet ile birlikte süzülüyor; Afrika’nın başlangıcından, saz kulübelerden çok öncesinden; taş mağaralardan, ağaç tepelerinden, sımsıcak çöllerden ve büyük utanmazlıktan önce ki zamanlardan süzülen bir mahcubiyet…


 Güven Serin 

10 Ağustos 2017 Perşembe

ÖLÜ İKİ TAKLA ATARSA...


Büzgen-Sfinkter

ÖLÜ, İKİ TAKLA ATARSA!
----------------------------------


  Ölüler iki takla atarsa; diriler neler yapmaz? İp cambazlığa soyunan, her gün farklı iplerde oynayan biz diriler…

  Düşünsenize; atların çektiği bir cenaze arabası! At arabaları deyince; Şişhaneye Yağmur Yağarken, Haldun Taner’in çöpçü beygiri Kalender geliyor gözlerimin önüne. Her şey, yağmurlu bir günde, saat 15.00 sıralarında Kalender’in ürkmesiyle, arabanın devrilmesine yol açan bir süreçle başlar…

  Bugün, burada Şişhanede ayağı kayıp da düşen Kalender’i konu etmeyeceğim. Yıllar ve çok yıllar önce, bir başka ölü taşıyan at arabasının devrilmesi ve üzerinde taşıdığı tabutun yere düşüp iki parçaya ayrılması, içinde yatan Paddy Dignem isimli ölünün iki takla atarak boylu boyunca yere uzanmasını konu edeceğim.

  Aynı zamanda edebiyat denen mucizenin, anlatım, algı ve sunum farkını görmenizi dileyeceğim. Ölü, üzerinde bulunan ve ona bol gelen kahverengi tulumu, kırmızı suratıyla yeryüzüne yeniden dönmüşçcsine ağzı açık,çenesi düşük bir vaziyette öylesine bakıyor…

  Bunu gören; bunu düşünen yazar ne yapsın? Anatomi bilgisini, tiyatro meziyetini konuşturacak elbet.

 Ölünün açık ağzının ah konuştu, ah konuşacak;” Sanki ne var, ne yok ?” hal hatır sormak isteyen kırmızı suratlı bir ölü… Ama yazarın bütün telaşı; ölünün büzgenlerini düşünmek olur. Nasıl ki çenesini tutamazsa kırmızı suratlı ölü; insan bedeninde kırktan fazla bulunan büzgenlerini de kontrol edemeyeceğini bilir yazar.

  O yüzdendir telaşı! Hemen, bütün deliklerinin bal mumuyla tıkanmasını ister; ifade eder… İşte tam da bu anda; bu büzgen kültürünü; anatomik bilgiyi öğrenir öğrenmez; bütün büzgenlerime derin bir SAYGI duydum… Oldukça derin ve büyük bir minnet…

  Neden mi? Çok yeni; tanıdığım orta yaş bir beyefendi kolon ameliyatı geçirdi. Kalın bağırsağı tümüyle alınmak zorunda kaldı. Bundan böyle büzgenlerden en önemlisi sayılan bir veya birkaç tanesini kaybetti. Bedeninin yan tarafında taşıdığı bir torba ve günün hangi saati içine, hangi ölçüde akacağı belli olmayan gaita ve kokuları; büzgenini yitirmiş olmanın acısıyla; ağlıyor…

 Ne kadar ağlasa insan; az bile… Yaşamın içinde kaldığına sevinmenin büyük tarafı, insan büzgenlerinin ne büyük değer taşıyan bir mucize olduğunu; doğum esnasında; hıkınan, sıkınan kadınların da bu büzgen sayesinde doğum yaptığını; her açılan büzgenin veya kapalı tutulanın; paha biçilemez değerlere sahip olduğunu biliyorum artık…

 Güven Serin 


KADIN KALÇASINA ŞAPLAK ATMAK...

Pierre Auguste Renoir



KADIN KALÇASINA ŞAPLAK ATMAK!
--------------------------------------------------

  Kadın ve kalça, yan yana gelince biz erkeklerin gözlerinin yerinden çıkıp, dürtülerinden yayılan kanın sıcaklığı karşısında doludizgin olduğunu düşünüyorum.

  Aynı düşünceyi taşıyan Fransız ressam, heykeltıraş; günümüzden 150 yıl önce kadın kalçaları üzerine yapılacak resim için şu düşünceyi dile getiriyor;

“ Eğer tablodaki kadının kalçasına bir şamar aşk etmek arzusunu duyarsam, bu tablo artık olmuş demektir.”

  Bir kadın kalçasının güzelliği, yüceliği; bir sanat olayının ortaya çıkıp, ruhsal ve psikolojik olarak kabul görüşü; yani, zanaattan sanata dönüşümü de böyle bir şey olmalı…

  Yıllar önce; İstanbul Üniversitesi Avcılar yerleşke çay salonunda bir resim gördüm. O zaman uzunca baktığım resim, Fransız ressam, heykeltıraş Renoir’in olduğunu bilmiyordum. Bildiğim, hissettiğim tek şey; o tablonun karşısında ayrı bir hissiyat içinde sessizliğe, dönüşüme uğradığım.

 Sonra, hissettiklerimi, sıradan sanat görgüm ışığında gazetemizin köşesinde yazmıştım. Şimdi, Pierre Auguste Renoir’i tanımaya başlayınca, o resmin ona ait olduğunu öğrendim. Tekrar, yıllar sonraya, yine o tablonun sosyolojik, psikolojik, edebi anlatımına yaklaştım.

 Tablonun ismi, Tekne Gezintisi Öğle Yemeği Tablosu… Üniversite Yerleşkesinde bu tablonun kopyası asılıydı asılı olmasına, ama ismini, sanatçının anlatmak istediğinden çok, kendi anlatımını aktardım gazete köşesine.

 Tabloda ki resim; hali vakti yerinde ki şehir insanlarını, birlikte çıktıkları tekne gezintisinde uğradıkları lokanta da yemek yerken, bir birlerine duyulan hissiyat, giyim, kuşam, yiyecek ve içecek zevklerinden tutun da, gün ışığının, gölge yerin insan bakışına yaratılan üç boyutlu çalışmanın zevkini görmek mümkün.

  Yemekte kimler yok ki? Bir defa, iyi düzenlenmiş, içki şişeleri, zengin meyve tabakları olan bir masa. Aynı zamanda sanatçının sonradan evleneceği sevgilisi Âline Charigot, küçük köpeğiyle oynamakta.

  Bu tablo için kritik yapanlar şöyle söylüyor; “ Nazik Kaos”

Mavinin, turuncunun, laciverdin; renk ve desenlerin, ruh ve bedenlerin anlatımıdır bu eser…

Güven Serin 



9 Ağustos 2017 Çarşamba

ŞAFAK VAKTİ RÜZGARI YAKALAMAK


Kamera; Güven-Ganoslar Diyarı 


Kamera; Güven 
Fotoğraf çekmek kolay değil; Yunus Usta
iyi iş çıkartmak için her yolu deniyor.


Kamera, Güven
Yeşilin her katmanı,değerlidir,hoştur..


Kamera; Güven
Bülent Yorulmaz,gördüğü tepeler,vadiler karşısında
içselleştirme yapıyor.


Kamera; Güven
Uçmakdere Güney Tepeleri
Anıt Ağaç,zamansızlığı ve zamanı anlatıyor...

Kamera; Bülent

Sabah Kahvaltısı;doğaya teşekkür töreni..

Şarabı unutmuş olmamız,çay ile minnet
duymayacağımız anlamına gelmez elbet..


Kamera; Güven 
Ganoslar İçiçe Geçmiş Tepeler


                                           ŞAFAK VAKTİ RÜZGÂRI YAKALAMAK



  Böyle bir algı, düşünce, hayal olmaktan çok gerçeğin ta kendisidir. Eğer, çevrenizde Ganoslar (Işıklar) Dağları gibi dağlar, içtenliğin, iç içe geçmişliği diyarları varsa, o sabah tembellik etmeyip, gecenin 04.00 zamanı uyanıyorsanız; bu mümkündür.

  Vakit, şafağa uzanan vakitse; gün tazelik kokuyor demektir. Algınızın genişliği, duyarlılığı, şaşkınlığı karşısında minnetten öte bir sarılış destanı yaratmanız da mümkün…

  Dağlara, ormanlara, tepelere ve oraya ait; insandan çok önce gelmiş; bütün hayvanlara; karatavuklara, kekliklere, bülbüllere, çobanaldatan kuşundan kartala, domuza, çakala, tilkiye, farelere kadar tümüne insafın derinlerine bakan ilmi ve vicdani bir sarılış gerçekleştirmek, oldukça insan işi…

  Vakit, gitme vakti; aynı zamanda Ganoslarla özlem giderme anı demek olduğunu; ben kadar yürüyüşe katılan; Yunus Usta ve Bülent Yorulmaz da biliyor. Bu bilgi, bu heyecan Bülent için daha çok yeni olsa da; Yunus Usta ile başlattığımız bu Ganos, şafak yolculuğu yılları birbirine bağladı.

 Bu yüzden, Bülent,şafağa doğru ilerlerken sordu; “ Güven ağabey,bu yol nereye gider?” Bu soru, bilinen bir yolun tarifi, harita bilgisi olmaktan öte geçti; Theo Agelopoulos’un bir filmi içinde ki sahne sorusu gibi; yaşamın, uygarlıkların derinliklerine dikkat çeken bir algı yarattı.

 Gerçekten de bu yol nereye gider? İnsanlığın, uygarlıkların, henüz ortaya çıkmış kıymıklar bile tam anlaşımazken, bunca çabanın, savaşın, barışın bir türlü uzlaşılmayan cennetsel düşlerin, cehnnemi fikir ve yalnızlıkların; kısır döngülerin yolu; nereye gider?

 Cevap vermedim. Bilerek… Bülent de bilerek, cevabı istemedi… Biliyordu ki, doğaya, ilime, felsefeye, edebiyata doğru yürüyüş başladı mı; sonu yok! Bilinenlerden çok daha fazla; bilinmeyen…

  İran’ın çok önemli kadın şairi Furuğ Ferruhzad 32 yıllık ömre, halen yanına yaklaşılmayan özgünlük, öncülük sığdırmıştır. Şiir yazmanın yanında, yaptığı belgesel, çok önemli bir insanlık gerçeğine IŞIK tutuyor;

  Cehalete… Yoksulluğa… Kadının günahlarına dikkat çeken erkeğin hokkabazlığına da… Furuğ’un çektiği belgeselin ismi, Eve Karadır!

  Bu karalığın bulaşıcılığını, hastalığın ilacının yine insan olduğunu bir kez daha hatırlama heyecanı ile Ganoslara her çıkışımda, kavuşum anında; Ganoslar Işıktır! Diyeceğim… Denizdir… Ihlamurdur… Kekiktir… Kekliktir… Çam ağacıdır… Çobanaldatan, Karatavuk, bülbüldür… Adaçayıdır, üzümdür, bağdır; kayıp medeniyetlerin diyarıdır…

  Hafta sonu bu bölgeye hakkını veren bir gözlem içinde giderseniz, bölgenin tarihsel, mitolojik, doğal ve sosyolojik güzelliklerinin yanında, yalnızlığa terk edilmiş köylerinin, doğasının nasıl da büyük bir işgal veya huzur arayıcıları tarafından görülmeye değer olduğunu; akan araç trafiğinden anlarsınız.

 Tam da her şey doğallığını korur, henüz bozulmamışken; her şeyin ticaret olmadığını tüm kurullar ve bu konuda önce şehirler, ülkeler incelenerek, bu yörenin, vahşi bir ticari anlayış içinde yok edilmesini önlemek de elimizde.

  Gözlemecilere verilen görgü, ticari uyarılar, destekler işe yaramış. Uçmakdere, sancılar içinde doğum yapan annenin, doğmuş bebeği gibi; artık, gülümsüyor; bu işin öncüsü olabilir; ben de Ganoslaran evladı, kendisiyim, diye; gün ışıktır, çoğalma, yaşam çığlığıdır, diyor.

  Bölgenin anıt ağaçları da oldukça çok ve bakıma muhtaç… Hiçbir şey, bunca yıla boşu boşuna dayanmaz. Bir anlamı, açıklaması ve saygınlığı hak eder… Uçmakdere’nin girişinde ki anıtsal çınar ağacı gibi, Uçmakdere’in güney tepelerinde, eski manastır bölgesinde ki anıtsal ağaç; acilen, bakıma, korunmaya ihtiyaç duyduğunu; koşulsuz bir doğal güzellikle anlatıyor.

 Sabah kahvaltısını işte bu anıt ağacın hemen yakınında ki çeşmenin yanında yaptık. Manzaranın ucu bucağı yok… Tarifsiz katmanlar… Yakınımızda ki incir ağacının hoş kokulu, yaprağında ki davetkârlık, yaseminleri, karanfilleri, gülleri, ıhlamurları, iğde ağaçlarını imrendirecek kadar yoğun…

  Kahvaltı, dürbün ile doğanın manzaralarına bakışla devam etti. Elbette Leonard Chen’in Waiting For The Miracle şarkısı da manzara izlerine tanıklık etti. Furuğ’un Yeryüzü Ayetleri kitabından üç şiir okudu. Birini Yunus Usta, birini Bülent ve diğeri benim tarafımdan…

 Bunca güzellik; doğanın milyonlarca yıl çalışmasının ürünü. Ancak, edebi, felsefi, tarihsel, sosyolojik, insana dair doğaya doğal bir sokulmayla anlamlandırılıp değerli bir ana dönüşebilir. Yıkmadan, yok etmeden, batırmadan… Herkese; bütün canlılara, insanlara ait bu değerlerin misafiri olduğumuzu bilerek; evimize girerken ayakkabılarımızı bile çıkarmayı önemli gördüğümüz gibi; titiz, nazik, şefkatli ve görgü içinde dokunarak…

 Yunus Usta İranlı şair Furuğ’un kitabını eline aldı ve bir sayfa seçip okudu;

Güneş soğuğunda
Bereket yeryüzünden uçup gitti

Ve çayırlar kurudu ovalarda
Ve balıklar kurudu denizlerde
Ve toprak ölülerini,
Kabul etmez oldu…


 Güven Serin