14 Ağustos 2017 Pazartesi

TEBESSÜME SÜZÜLEN MAHCUBİYET



TEBESSÜME SÜZÜLEN MAHCUBİYET
---------------------------------------------

  2017 Londra, Dünya Atletizm Şampiyonası sona erdi. Türkiye’nin de yarışmaya katılıp bir altın madalya aldığı yarışlar; ulusal, uluslar arası anlamda ayrı güzelliklere sahne olurken, kişisel manada, insan denen canlının kazanma-zafer psikolojisini insan erdemi ve sevgisiyle nerelere taşıyabileceğinin de resimleri çıktı ortaya.

  Şüphesiz, spor karşılaşmaları uluslar arası hale geldiğinde bir başka heyecan yaşanıyor. İsmi duyulmayan, dünya sıralamasında; ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan altlarda olan ülkelerin telaşıyla, en üste olan ülkelerin ölümcül koşuları…

 En dikkat çekici sahnelerden birisi de son gün; erkekler 1500 koşusunda yaşandı. Kenyalı atletlerin üçünün de baştan sona önde koşması; ince uzun bacaklı siyah yüzlerin, buruk coşkularının yanında, kurtuluşa, zafere inanmış, ciğerlerini zorlayan bir koşu…

  Yarışmaya daha baştan birinci başlayan Kenyalı atletlerin en büyük rakipleri de yine kendileri oldular. Dermansız görünen ince uzun bacakların, ne büyük bir adanmışlık içinde kurtuluşa;” Ya esaret, ya ölüm!” algısına denk bir koşu…

  Ağızlar sonuna kadar açılmış! Ciğerlere giren oksijen yetmezlik içinde… Kalp, kan pompalama gayretini en üste çıkartmış… Birinci ve ikincinin Kenyalı atletlerden çıkması; Altın ve Bronz madalyalara ulaşmalarıyla sonlandı.

  Kenyalı Atlet Motonei Manangoi 1500 metre altın madalyayı aldı ve ülke milli marşı seslendirilirken, yakın çekim yüzü, ruhunu anlatıyordu. Henüz, ciğerlere çekilen havanın dengelenmemiş ağız açıklığı, beyaz dişler ve bir tebessüm…

  Öyle bir tebessüm ki, utanmadan, korkmadan, sakınmadan besleniyor. Öyle bir tebessüm ki; mahcubiyet ile birlikte süzülüyor; Afrika’nın başlangıcından, saz kulübelerden çok öncesinden; taş mağaralardan, ağaç tepelerinden, sımsıcak çöllerden ve büyük utanmazlıktan önce ki zamanlardan süzülen bir mahcubiyet…


 Güven Serin 

10 Ağustos 2017 Perşembe

ÖLÜ İKİ TAKLA ATARSA...


Büzgen-Sfinkter

ÖLÜ, İKİ TAKLA ATARSA!
----------------------------------


  Ölüler iki takla atarsa; diriler neler yapmaz? İp cambazlığa soyunan, her gün farklı iplerde oynayan biz diriler…

  Düşünsenize; atların çektiği bir cenaze arabası! At arabaları deyince; Şişhaneye Yağmur Yağarken, Haldun Taner’in çöpçü beygiri Kalender geliyor gözlerimin önüne. Her şey, yağmurlu bir günde, saat 15.00 sıralarında Kalender’in ürkmesiyle, arabanın devrilmesine yol açan bir süreçle başlar…

  Bugün, burada Şişhanede ayağı kayıp da düşen Kalender’i konu etmeyeceğim. Yıllar ve çok yıllar önce, bir başka ölü taşıyan at arabasının devrilmesi ve üzerinde taşıdığı tabutun yere düşüp iki parçaya ayrılması, içinde yatan Paddy Dignem isimli ölünün iki takla atarak boylu boyunca yere uzanmasını konu edeceğim.

  Aynı zamanda edebiyat denen mucizenin, anlatım, algı ve sunum farkını görmenizi dileyeceğim. Ölü, üzerinde bulunan ve ona bol gelen kahverengi tulumu, kırmızı suratıyla yeryüzüne yeniden dönmüşçcsine ağzı açık,çenesi düşük bir vaziyette öylesine bakıyor…

  Bunu gören; bunu düşünen yazar ne yapsın? Anatomi bilgisini, tiyatro meziyetini konuşturacak elbet.

 Ölünün açık ağzının ah konuştu, ah konuşacak;” Sanki ne var, ne yok ?” hal hatır sormak isteyen kırmızı suratlı bir ölü… Ama yazarın bütün telaşı; ölünün büzgenlerini düşünmek olur. Nasıl ki çenesini tutamazsa kırmızı suratlı ölü; insan bedeninde kırktan fazla bulunan büzgenlerini de kontrol edemeyeceğini bilir yazar.

  O yüzdendir telaşı! Hemen, bütün deliklerinin bal mumuyla tıkanmasını ister; ifade eder… İşte tam da bu anda; bu büzgen kültürünü; anatomik bilgiyi öğrenir öğrenmez; bütün büzgenlerime derin bir SAYGI duydum… Oldukça derin ve büyük bir minnet…

  Neden mi? Çok yeni; tanıdığım orta yaş bir beyefendi kolon ameliyatı geçirdi. Kalın bağırsağı tümüyle alınmak zorunda kaldı. Bundan böyle büzgenlerden en önemlisi sayılan bir veya birkaç tanesini kaybetti. Bedeninin yan tarafında taşıdığı bir torba ve günün hangi saati içine, hangi ölçüde akacağı belli olmayan gaita ve kokuları; büzgenini yitirmiş olmanın acısıyla; ağlıyor…

 Ne kadar ağlasa insan; az bile… Yaşamın içinde kaldığına sevinmenin büyük tarafı, insan büzgenlerinin ne büyük değer taşıyan bir mucize olduğunu; doğum esnasında; hıkınan, sıkınan kadınların da bu büzgen sayesinde doğum yaptığını; her açılan büzgenin veya kapalı tutulanın; paha biçilemez değerlere sahip olduğunu biliyorum artık…

 Güven Serin 


KADIN KALÇASINA ŞAPLAK ATMAK...

Pierre Auguste Renoir



KADIN KALÇASINA ŞAPLAK ATMAK!
--------------------------------------------------

  Kadın ve kalça, yan yana gelince biz erkeklerin gözlerinin yerinden çıkıp, dürtülerinden yayılan kanın sıcaklığı karşısında doludizgin olduğunu düşünüyorum.

  Aynı düşünceyi taşıyan Fransız ressam, heykeltıraş; günümüzden 150 yıl önce kadın kalçaları üzerine yapılacak resim için şu düşünceyi dile getiriyor;

“ Eğer tablodaki kadının kalçasına bir şamar aşk etmek arzusunu duyarsam, bu tablo artık olmuş demektir.”

  Bir kadın kalçasının güzelliği, yüceliği; bir sanat olayının ortaya çıkıp, ruhsal ve psikolojik olarak kabul görüşü; yani, zanaattan sanata dönüşümü de böyle bir şey olmalı…

  Yıllar önce; İstanbul Üniversitesi Avcılar yerleşke çay salonunda bir resim gördüm. O zaman uzunca baktığım resim, Fransız ressam, heykeltıraş Renoir’in olduğunu bilmiyordum. Bildiğim, hissettiğim tek şey; o tablonun karşısında ayrı bir hissiyat içinde sessizliğe, dönüşüme uğradığım.

 Sonra, hissettiklerimi, sıradan sanat görgüm ışığında gazetemizin köşesinde yazmıştım. Şimdi, Pierre Auguste Renoir’i tanımaya başlayınca, o resmin ona ait olduğunu öğrendim. Tekrar, yıllar sonraya, yine o tablonun sosyolojik, psikolojik, edebi anlatımına yaklaştım.

 Tablonun ismi, Tekne Gezintisi Öğle Yemeği Tablosu… Üniversite Yerleşkesinde bu tablonun kopyası asılıydı asılı olmasına, ama ismini, sanatçının anlatmak istediğinden çok, kendi anlatımını aktardım gazete köşesine.

 Tabloda ki resim; hali vakti yerinde ki şehir insanlarını, birlikte çıktıkları tekne gezintisinde uğradıkları lokanta da yemek yerken, bir birlerine duyulan hissiyat, giyim, kuşam, yiyecek ve içecek zevklerinden tutun da, gün ışığının, gölge yerin insan bakışına yaratılan üç boyutlu çalışmanın zevkini görmek mümkün.

  Yemekte kimler yok ki? Bir defa, iyi düzenlenmiş, içki şişeleri, zengin meyve tabakları olan bir masa. Aynı zamanda sanatçının sonradan evleneceği sevgilisi Âline Charigot, küçük köpeğiyle oynamakta.

  Bu tablo için kritik yapanlar şöyle söylüyor; “ Nazik Kaos”

Mavinin, turuncunun, laciverdin; renk ve desenlerin, ruh ve bedenlerin anlatımıdır bu eser…

Güven Serin 



9 Ağustos 2017 Çarşamba

ŞAFAK VAKTİ RÜZGARI YAKALAMAK


Kamera; Güven-Ganoslar Diyarı 


Kamera; Güven 
Fotoğraf çekmek kolay değil; Yunus Usta
iyi iş çıkartmak için her yolu deniyor.


Kamera, Güven
Yeşilin her katmanı,değerlidir,hoştur..


Kamera; Güven
Bülent Yorulmaz,gördüğü tepeler,vadiler karşısında
içselleştirme yapıyor.


Kamera; Güven
Uçmakdere Güney Tepeleri
Anıt Ağaç,zamansızlığı ve zamanı anlatıyor...

Kamera; Bülent

Sabah Kahvaltısı;doğaya teşekkür töreni..

Şarabı unutmuş olmamız,çay ile minnet
duymayacağımız anlamına gelmez elbet..


Kamera; Güven 
Ganoslar İçiçe Geçmiş Tepeler


                                           ŞAFAK VAKTİ RÜZGÂRI YAKALAMAK



  Böyle bir algı, düşünce, hayal olmaktan çok gerçeğin ta kendisidir. Eğer, çevrenizde Ganoslar (Işıklar) Dağları gibi dağlar, içtenliğin, iç içe geçmişliği diyarları varsa, o sabah tembellik etmeyip, gecenin 04.00 zamanı uyanıyorsanız; bu mümkündür.

  Vakit, şafağa uzanan vakitse; gün tazelik kokuyor demektir. Algınızın genişliği, duyarlılığı, şaşkınlığı karşısında minnetten öte bir sarılış destanı yaratmanız da mümkün…

  Dağlara, ormanlara, tepelere ve oraya ait; insandan çok önce gelmiş; bütün hayvanlara; karatavuklara, kekliklere, bülbüllere, çobanaldatan kuşundan kartala, domuza, çakala, tilkiye, farelere kadar tümüne insafın derinlerine bakan ilmi ve vicdani bir sarılış gerçekleştirmek, oldukça insan işi…

  Vakit, gitme vakti; aynı zamanda Ganoslarla özlem giderme anı demek olduğunu; ben kadar yürüyüşe katılan; Yunus Usta ve Bülent Yorulmaz da biliyor. Bu bilgi, bu heyecan Bülent için daha çok yeni olsa da; Yunus Usta ile başlattığımız bu Ganos, şafak yolculuğu yılları birbirine bağladı.

 Bu yüzden, Bülent,şafağa doğru ilerlerken sordu; “ Güven ağabey,bu yol nereye gider?” Bu soru, bilinen bir yolun tarifi, harita bilgisi olmaktan öte geçti; Theo Agelopoulos’un bir filmi içinde ki sahne sorusu gibi; yaşamın, uygarlıkların derinliklerine dikkat çeken bir algı yarattı.

 Gerçekten de bu yol nereye gider? İnsanlığın, uygarlıkların, henüz ortaya çıkmış kıymıklar bile tam anlaşımazken, bunca çabanın, savaşın, barışın bir türlü uzlaşılmayan cennetsel düşlerin, cehnnemi fikir ve yalnızlıkların; kısır döngülerin yolu; nereye gider?

 Cevap vermedim. Bilerek… Bülent de bilerek, cevabı istemedi… Biliyordu ki, doğaya, ilime, felsefeye, edebiyata doğru yürüyüş başladı mı; sonu yok! Bilinenlerden çok daha fazla; bilinmeyen…

  İran’ın çok önemli kadın şairi Furuğ Ferruhzad 32 yıllık ömre, halen yanına yaklaşılmayan özgünlük, öncülük sığdırmıştır. Şiir yazmanın yanında, yaptığı belgesel, çok önemli bir insanlık gerçeğine IŞIK tutuyor;

  Cehalete… Yoksulluğa… Kadının günahlarına dikkat çeken erkeğin hokkabazlığına da… Furuğ’un çektiği belgeselin ismi, Eve Karadır!

  Bu karalığın bulaşıcılığını, hastalığın ilacının yine insan olduğunu bir kez daha hatırlama heyecanı ile Ganoslara her çıkışımda, kavuşum anında; Ganoslar Işıktır! Diyeceğim… Denizdir… Ihlamurdur… Kekiktir… Kekliktir… Çam ağacıdır… Çobanaldatan, Karatavuk, bülbüldür… Adaçayıdır, üzümdür, bağdır; kayıp medeniyetlerin diyarıdır…

  Hafta sonu bu bölgeye hakkını veren bir gözlem içinde giderseniz, bölgenin tarihsel, mitolojik, doğal ve sosyolojik güzelliklerinin yanında, yalnızlığa terk edilmiş köylerinin, doğasının nasıl da büyük bir işgal veya huzur arayıcıları tarafından görülmeye değer olduğunu; akan araç trafiğinden anlarsınız.

 Tam da her şey doğallığını korur, henüz bozulmamışken; her şeyin ticaret olmadığını tüm kurullar ve bu konuda önce şehirler, ülkeler incelenerek, bu yörenin, vahşi bir ticari anlayış içinde yok edilmesini önlemek de elimizde.

  Gözlemecilere verilen görgü, ticari uyarılar, destekler işe yaramış. Uçmakdere, sancılar içinde doğum yapan annenin, doğmuş bebeği gibi; artık, gülümsüyor; bu işin öncüsü olabilir; ben de Ganoslaran evladı, kendisiyim, diye; gün ışıktır, çoğalma, yaşam çığlığıdır, diyor.

  Bölgenin anıt ağaçları da oldukça çok ve bakıma muhtaç… Hiçbir şey, bunca yıla boşu boşuna dayanmaz. Bir anlamı, açıklaması ve saygınlığı hak eder… Uçmakdere’nin girişinde ki anıtsal çınar ağacı gibi, Uçmakdere’in güney tepelerinde, eski manastır bölgesinde ki anıtsal ağaç; acilen, bakıma, korunmaya ihtiyaç duyduğunu; koşulsuz bir doğal güzellikle anlatıyor.

 Sabah kahvaltısını işte bu anıt ağacın hemen yakınında ki çeşmenin yanında yaptık. Manzaranın ucu bucağı yok… Tarifsiz katmanlar… Yakınımızda ki incir ağacının hoş kokulu, yaprağında ki davetkârlık, yaseminleri, karanfilleri, gülleri, ıhlamurları, iğde ağaçlarını imrendirecek kadar yoğun…

  Kahvaltı, dürbün ile doğanın manzaralarına bakışla devam etti. Elbette Leonard Chen’in Waiting For The Miracle şarkısı da manzara izlerine tanıklık etti. Furuğ’un Yeryüzü Ayetleri kitabından üç şiir okudu. Birini Yunus Usta, birini Bülent ve diğeri benim tarafımdan…

 Bunca güzellik; doğanın milyonlarca yıl çalışmasının ürünü. Ancak, edebi, felsefi, tarihsel, sosyolojik, insana dair doğaya doğal bir sokulmayla anlamlandırılıp değerli bir ana dönüşebilir. Yıkmadan, yok etmeden, batırmadan… Herkese; bütün canlılara, insanlara ait bu değerlerin misafiri olduğumuzu bilerek; evimize girerken ayakkabılarımızı bile çıkarmayı önemli gördüğümüz gibi; titiz, nazik, şefkatli ve görgü içinde dokunarak…

 Yunus Usta İranlı şair Furuğ’un kitabını eline aldı ve bir sayfa seçip okudu;

Güneş soğuğunda
Bereket yeryüzünden uçup gitti

Ve çayırlar kurudu ovalarda
Ve balıklar kurudu denizlerde
Ve toprak ölülerini,
Kabul etmez oldu…


 Güven Serin 








8 Ağustos 2017 Salı

BEDRİ RAHMİ'Yİ LANETLİYORUM


İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZESİ



BEDRİ RAHMİ’Yİ LANETLİYORUM!
----------------------------------------------

  Sahilde, yan tarafımda kadınların çoğunlukta olduğu masada ki kadınlardan birisinin ifadesi, yorumu Bedri Rahmi Eyüpoğlu üzerineydi…

  Aslında, konu Bedri Rahmi’ye gelmeden önce; gittiği yerler, kıtalar, ülkeler konuşuluyordu. Avrupa’dan, Amerika’ya, oradan Avustralya’ya kadar… Masanın başkahramanı gibi sözü dinlenen, konuşmaları yönlendiren Amazon vari kadın; bir süreliğine dinlendiği zaman; entelektüel sanılacak kadar görgü saçıyordu!

  Nereden esinlendiyse esinlendi, elinde ki akıllı telefondan internete, oradan da Bedri Rahmi’nin hayatına girdi. Aslında elimde ki, masamda ki kitap Bedri Rahmi’nin 1950’li yıllarda çeşitli dergilerde yaptığı çalışmaları anlatıyordu.

  Kadın, birkaç dakikada Bedri Rahmi’nin hayatını okudu. Bedri Rahmi’nin Karadut şiirinin hikâyesinin anlatımın yaptı. Ermeni kızı Mari’ye duyduğu aşkı, Mari’nin hastalığı ve Bedri Rahmi’nin onu iyileştirmek için varını yoğunu sattığı; ama yine de Mari’nin genç yaşta ölmesini engelleyemediğini…

  Bu büyük aşk sonra, Mari’nin ölümü ve Bedri Rahmi’nin kendisini içkiye vermesi… Sonra, eşi Eren’in onu tekrar bağrına basıp, eşine dönmesi; yan tarafta konuşan kadının Bedri Rahmi için verdiği idam kararını da açıklamasına neden oldu.

  Kadın, Bedri Rahmi’ye, sevgilisi öldükten sonra eşine dönmesi nedeniyle cephe aldı. Onu lanetliyorum, dedi. Kahkahası ise ölümcüldü… Edebiyata, yaşanmışlıklara, sevdalara, resimlere, şiirlere saygısının hiçbir şekilde olmadığının duyumu; ruhumu titretti; savunmasız kaldım.

  Entelektüel kadın, edebi, sosyoloji açıdan hiçbir şekilde fikri olmadığı ortaya döküldü. Yoktu yok olmasına bilgisi; ama neredeyse savaşa katılan komutan öncülüğünde bağırarak varmış gibi savuruyordu hiddetini, kinini;

“ Bunların hepsi böyle; lanetliyorum böyle adamları.” Diyerek kahkaha ile bitirdi Bedri Rahmi hikayesini...

 Güven Serin  



7 Ağustos 2017 Pazartesi

GERÇEK SANAT ŞAŞIRTMAYA DEVAM EDİYOR



GERÇEK SANAT ŞAŞIRTMAYA DEVAM EDİYOR
---------------------------------------------------------


  Sanatçı en çok, en anlatılmaz ve en göz önünde olanlara dikkat çeker. Kalıpları, ezberleri, duyarsızlıkları şöyle bir yoklar… Ses geliyor mu gelmiyor mu? Her şeyden önce, iyi sanatın kendi başının çaresine bakacağın, kendi ruhunun azat edilip, vahşi kalabalıkların gafletine yenik düşmemesinin uyarıcı yalnızlığına imza atar.

 Picasso İspanyol iç savaşı bombalanan şehirler, yok edilen insanlık, eseler için bir tablo yapmıştır; GUARNİCA… Nice söylevlerin, kitapların bile bu dokunaklıkla anlatamayacağı kadar özgün bir anlatım; her çağa bir şey katmak, birilerini dürtmek, uyandırmak için var edilmiş bir eser; yapıt…

Furuğ Ferruhzad da aynı evrensel amaç için sorumluluk hisseden; tüm protestoları, konferansları, çığlık ve şikayetleri bir araya getirsen, bu dizelere boyun eğip saygı gösterecek dizelerle anlatmıştır; her başlangıcın bir sonu olduğunu; her çılgınlığın, başıboşluğun da karşılık göreceğinin başyapıtı sayılacak şiirini, hiçbir elektronik aletin güçlendiremeyeceği kadar duyarlı, duyulur bir fısıltı içinde söylemiştir:

Güneş soğuduğunda
Bereket yeryüzünden uçup gitti

Ve çaylar kurudu ovalarda
Ve balıklar kurudu denizlerde
Ve toprak ölenlerini
 Kabul etmez oldu

 Ninelerimizin bir ağıt gibi tekrarladığı nice lafın, tarihsel, sosyolojik ve deneyimsel bir karşılığı vardır. Minnet duyulsaydı bu törensel aktarımlara; cehaletin kurnazlığına teslim olunmasaydı; ninelerimizin ; “ Böyle yaparsanız, bereket olmaz, kalmaz!” söylemlerinin, bizlerin tembelliğini, duyarsızlığını anlattığını anlama mirası olarak başköşeye oturta bilirdik.

  Oysa bizlerin beklediği miraslar; tamamen mal-mülk üzerine… Acı bir acı…

 Güven Serin 




5 Ağustos 2017 Cumartesi

BU NE İŞTİR AMCALAR,ABLALAR?




BU NE İŞTİR AMCALAR ABLALAR?
-------------------------------

  Kabalık, argo almış başını gidiyor. Üstelik doludizgin… Nezaket; kibarlık budalası gibi algılanıyor. Klasik müzik, sanat müziği dinlemek; üst düzey algılamalarla yalnızlaştırılıyor. Bağırmanın bile farklı algıları; diz çöktürmeleri kural, yasa, gelenek haline gelmiş.

  Amcalarım, ablalarım; birisi; efendice bağırsa, nazikçe taleplerini dile getirse; o birisinin talebini, dilekçesini neredeyse hiç kimse, kurum dikkate bile almayacak hale geldi. Bu nice iştir; amcalarım, ablalarım?

  Kim kime, dum duma, yaşam, yaşanır olur; yaşamdan keyif alınabilinir mi? Bir laf; S..m,sözcüğüyle,sokarım uyarılarıyla başlamadı mı;dikkat eden bile yok. En zarif, en ilmi düşünenler bile bu tür lafların uyarılarına yazgılıymış gibi; önceliğin bu tür efendilere geçmesi; bir kadersel tercih, yoksa eğitimin, öğretimin kapanmayan yaralarının; cerahat fışkırması mıdır?

  Bir tanıdığım;Tekirdağ’ın önemli bir şahsiyeti,bu tür;s..k,eylemine susamış,kösnül efendilerle ilgi şu buluşu yapmıştı; “ Ne büyük şeyleri var;her yere ulaşıyor!” Hâlbuki köy boğası bile tercihlerini, olağan, doğal süreçlerde yapar; üremenin, soylu hatırına; ineğin aşımına yardımcı olur. İnek hazır değil; kızışmam yoksa yan, bile bakmaz; boğa; yani hayvan bile…

 Bunca, sesleniş; S…k ile başlıyor, bir dua, besleme gibi olmuşsa; bunca amca, abla ne işe yarıyor? Bu kadar kurum, müdürlük; adı üstünde; Milli Eğitim, Milli Kültürümüz, Ahlakımız; kemirgenlere teslim edildi de ağlayanımız mı yoktur; amcalarım, ablalarım?

  Taptaze bir olay; kadın, telefonda ki kişiye; en hakiki erkeğin en vurucu argo seslenişiyle; aynı işi yapıyor; yani, bildik o s…k,işini… Hakaretin en güçlüsü sanılıyor; oysa ne hakaret sayıları geldi geçti bu dünyadan; toz duman oldular; eserleri, esameleriokunmaz, duyulmaz oldu…

 Güven Serin 



4 Ağustos 2017 Cuma

BİZ DÜNYADAN GİDER OLDUK





BİZ DÜNYADAN GİDER OLDUK
-----------------------------------------

  Hayrandır halkın türkülerine; şairlerine, şiirlerine, hikâyelerine… Öyle bulmuştur sanatın, zanaat ile buluşmasını; böyle bir yolun yolcusu olmuştur; Bedri Rahmi Eyüboğlu…

  Bir dize; birkaç sözcük bırakmıştır bu felsefeye dair;

Biz dünyadan gider olduk.
Kalanlara selam olsun.
Ama hep böyle gidecekse bu dünya,
    Canım Yunus!

       Kalanlara haram olsun…

Güven Serin 

3 Ağustos 2017 Perşembe

DİNGİLİN TEKİ...



DİNGİLİN TEKİ…
----------------------

  Ne acayip bir memleket; ne muhteşem argo sıfatlarıyla derdimizi; dertlerimizi anlatıyoruz? Bu acayip işin sonunda;” Hadi be dingil! Bu kadar da olur mu?” sözcüklerini mırıldandığımı itiraf ediyorum.

  Diyeceksiniz ki;”Dingil” sözcüğünden ne çıkar? Argo manasıyla çok şey çıkar. Oysa dingil, bir aracın omurgası sayılırken, insana hitaben söylendiğinde hakarete dönüşüyor. Hoca Nasrettin mi? Yoksa az bilir, az okur olmanın çabuk kavuşumları mı? …

  Her gün; hatta otuz yıldır yürüdüğüm caddede; Hükümet Caddesinde yürüyorum. Yine bildik o koku; caddede ki kuruyemişçi, hile yapıyor. Tam da insanların en yoğun zamanında, ya, leblebi kavurur; ya da kahve çeker.

  Bu sefer, kahve çekiyordu. Önümde yürüyen; orta yaşın üzerinde ki kadın; “ Mis gibi koktu” diye seslendi; yanında ki bey efendiye. Beyefendi duymamış gibi sordu. Kadın, yine “ Misss gibi kokuyor; kahve.” Dedi. Demesine dedi ama kuru yemişçinin yanından en azından 15 metre de uzaklaşmıştı.

  Bizim beyefendi; “istersen alayım” deyince, kadın da psikolojik olarak “Evde var, gerekmez.” Diye cevapladı. Beyefendi dedik ya; aslında halk arasında böyle efendilere; “DİNGİL” diyorlar. İyi mi yapıyorlar? Kötü mü?

 Niçin Dingil? Ağabeycim; alacağı 100 gram kahve; ederi 5 TL… Bir insanı mutlu etmek bu kadar az bulunur ve bu kadar ucuz bir şey görünse de; öncelik almak, pratik ve efendilik yapmak; zor zanaat…

  Dingillik; ise oldukça bol! Ah, bir kıt olsa? Oysa o mis koku, kadının burnunun direğini sızlattı… Bir parça ses tonu, insan psikoloji neleri uzanır; ne muazzam şölenlere doğru patikalar oluşturur.

  Böyle zamanlarda Barış Manço’nun “ Ayı “ isimli şarkısını da dinlemek için yanıp tutuşuyorum…

Güven Serin 


2 Ağustos 2017 Çarşamba

HEPİMİZE AİT BAKIŞLAR


Çingeneler Zamanı-Ljubica Adzovic

Ona adamış bir çalışma...


Ljubica Adzovic-Sutomore -Karadağ


HEPİMİZE AİT BAKIŞLAR
-------------------------------

  Fotoğrafa veya resimde ki yaşlı kadına bakınca gördüğümüz şey; hüzün dolu bir kadın. Görmüş, geçirmiş, deneyim sahibi olmuş insan yüzlerinden sadece birisi. Belki de en etkileyici olanlarından sadece birisi…

  Ninelerimizin bakışlarını yakaladım bu Balkan kadınında. Üsküp, Makedonya doğumlu! Çingeneler Zamanı filminde oynadı; bir oyuncu olmaktan öte; belki de kendi yaşamını seyir ettirmeyi düşündü; düşünüldü…

    Bu fotoğrafta ne görüyorsunuz? Diye sorsam? Yaşlı bir kadın… Üstelik sigara içen, bir parça erkeksi bakışları olan bir kadın yüzü… Görmüş, geçirmiş bir insan…

  İnsanın, insanlığın ortak özelliğidir; sineye çekilen yüz ve ruh çizgileri; bir ağacın her yıl bedeninde oluşturduğu bir yaşam halkası gibidir. Yeryüzünün ortak bakışları, taşıyıcılarıdır bu yüzler; sanki bütün çileleri, çirkinlikleri, pislikleri kendi bedenlerinde, bir arıtıcı, damınım evi gibi; en iyi olana, en kutsal ve nadide şeye; bakışa çeviren canlılar.

  Ljubica Adzovic, şimdi Sutomore Karadağ’da rüzgârı bol olan bir mezarlıkta; o bakışların hatırına huzur içinde; belki de sigarası halen yanıyor, tütüyor olabilme ihtimalinde…

 Güven Serin 


1 Ağustos 2017 Salı

YAPAĞI YATAĞIN HAZİN SONU





YAPAĞI YATAĞIN HAZİN SONU
----------------------------

  Kütüphane dönüşü, bir zamanlar ahşap evleriyle önlü mahalleden; Ertuğrul Mahallesinin sokaklarında ilerliyorum. Denize, dönük sokaklardan, mahallenin buruk yalnızlığından etkilenmekten kurtulmuş ama vazgeçmemiş bir insan kılığında…

  Issızlaşan ve her geçen gün yok olan evlerin birisinden bir yatak çıkmış dışarıya. Atılmış, belki de orayı talan eden, evsizlerin, barksızların işi…

  Yapağı yatağı, şimdilik bağrının deşilmesiyle kalması, ibret sel anlaşılırlık görüntüsünü daha da hüzünlü yapıyor. Bir zamanların olmazsa olmazı olan yapağı yatağının içinde ki yapağıları bir kısmı sokağa dökülmüş. Büyük kısmı, yatağın içinde duruyor.

  Kim bilir kaç koyunun yünü, yapağı haline, hangi aşamalardan geçerek geldi? Kuzu oldu; otlardı koyun oldu. Yün, yapağı oldu; insan ellerinden; makaslardan, düzen ve düzeneklerden geçerek en sonunda, en kıymetli bir yatak; gösterişli ve ağır bir eşya…

  Ya şimdi; Tekirdağ Ertuğrul Mahallesi ahşap evleri gibi bağrı deşilmiş durumda… Ölmüş de ardından ağlayanı yok! Kimsesizlerin düştüğü bir durum… Hızla değişen dünyanın, ihtiyaç kalmayınca, peş para etmez duruma düşen eşyaları; insanın ne kadar çabuk vazgeçtiğini anlatmaktan öte; tüketim ve yapay slogansı eğitimlerin, eşyaya davranışlarının, doğaya ve insana dönük de aynı hal aldığı; soğuk, donuk bakışlar altında, yalnızlaşan bir insanlığın ortaya çıktığın anlatıyor.

  Anlaşılmıyor mu? Sancınız henüz göbeğinize, bir türlü dokunamadığınız ruhunuza henüz baskı yapmıyor mu? Bunca hapın, telaşın, korkunun sebepleri nedir sizce? Bu kadar çok eşyalarımız, şaklabanlıklarımız olduğu halde? …

Güven Serin 


31 Temmuz 2017 Pazartesi

KİM KORKAR SANATTAN?




KİM KORKAR SANATTAN?
-------------------------

  Milyonlarca kitabın yakıldığı dönemler, sadece 1940’lı yıllar diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Babil’in, İskenderiye ve Bergama Kütüphanelerinin başına gelenleri, içiniz sızlayarak mı, yoksa halsiz bir pişkinlik içinde mi algılarsınız? Bilemem… Bilmek de istemiyorum…

 Sanatın hangi dalı en çok korkutandır? Diye düşünsek; bütün hepsi tehlikeli bulunmuştur; öteden beri… Kimler tarafından? Elbette; gücü, iktidarı elinde bulunduran; hükümdarlar tarafından.

  Yakarak yok etmişlerdir eserleri ve eser sahiplerini; analarından doğduklarına pişman eylemişlerdir. Cumhuriyet çizerlerinden Musa Kart’da hapsedilmiş sanatçılardan sadece bir tanesi. Amerikalı çizer, Molly Crabapple, Musa Kart için bir karikatür çizdi; gerçek dışılığa, sahteciliğe gülümsemeye çalışan bir yüz; MUSA Kart…

 Acının, hüznün, korkunç şaşkınlığın gülümsemesi mi olur? Diye soruyorsanız; bu yüze bir bakın?

Güven Serin 





28 Temmuz 2017 Cuma

VANYA DAYI BİZE BİR ŞEY ANLAT






                            VANYA DAYI BİZE BİR ŞEY ANLAT



 Tıpkı,120 yıl,1200;belki de 12 Bin yıl önceki gibi; bizden bir şeyler dinlemek isteyecek olanların yanında, bizim dinleyeceğimiz, bir şey anlatsın diye yalvaracağımız insanlar olacak… Oluyor da; an ve an…

 Değişen şey ne? Masallar ve destanlar yerine; hikâyeler, şiirler, şarkılar mı? Onların yerine, yemek yediğimiz masanın soylu çirkinliği, pişmiş kelle gibi sırıtıp, poz esnasında her daim; iyi, güzel ve güleç görünme merakı mı?

  Anton Çehov’un Vanya Dayısına seslenir, oyunun oyuncuları; “ Vanya Dayı, bize bir şeyler anlat!”

  O da, heyecanla sorar; Ne anlatayım? Yeni bir şeyler anlat! Vanya Dayı, dünyevi cebelleşmeyi bir güzel tekrar ve o sanatsal cevabı verir; “ Yeni mi?”, “ Yeni ne var ki?”

  Tekerleğin bulunuşu, at ve öküz arabalarının konforu, buharın saygın hizmeti; demir yollarının muazzam taşımacılığı derken; uzayın perdelerini yırtan, jet motorları; uzun ömür denemeleri… Mısırlılar da denemedi mi ölümsüz olmayı? Ya, Uruk kentinde ki kral; ölümsüzlük otunu aramadı mı?

  Bulup yediyse; şimdi nerede; tabletlerin anlattığı muazzam medeniyetin, yıkık harabelerinden başka, şen medeniyet nerede? Tekrarlanan, yeni görünen, eskinin bir başka tekrarı değil midir? Etkilenme sancısı, tekrar etme tutkuları; az çaba, az bilgi ve görgü; tutuşulan kabul görmüşlük; benzerlikten, tekrardan başka neler getiriyor bize?

  Tarih Bilimcileri ne güzel oturmuşlardı önce ve sonrasını! Şimdi, Göbekli Tepe diye bir yer çıktı; 12 Bin yıl öteye gidiyormuş! Hiçbir yere sığmıyor. Ne ötesi, ne berisi; M.Ö.-M.S. Hiçbir tarih boşluğuna, aralığına sığmıyor.

  Taşlar, şekiller, oyma zanaat ve sanatları; hangi dine, hangi medeniyete katılacak? Yeni bir şey getirecek mi insanlığa?

  Bir taraftan bizi zorlayan yer çekimi! Neredeyse 5 Milyar yıldan bu yana dönen; dönmekten bıkmayan bir dünya; uzay boşluğuna güzel bir ışık, mavilik katmaktan başka ne yapıyor? Marsa gidecek olan koloninin son hazırlıkları, bitmeyen deneyler ve 6 ay sürecek yolculuk… Geriye dönüşü olmayan sözleşmeler; gönüllü; dünya değişimleri…

  Yeni bir şeyler mi getirecek dünyanın çılgın bıkkınlığına? Daha sevecen, daha yardımsever ve adil olmayacağımızın işaretleri, daha zengin, daha bilgin, bilgili oldukça; olmadığına göre; daha uzaylı olunca, tanrı ve kullar ayrıcalığı daha da keskin hale mi gelecek?

  Aztek, Maya işaretleri, kurban törenleri, eskinin, hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu, bir kez daha hatırlatsa da; yeni özgürlüklerin, dayanılmaz yalnızlıklarının destanlarını kim anlatacak? Şarkıların, masalların, hikâyelerin desteğini kaybeden insanlık; sadece; beylik sözcüklere, pozlara adamış, bir başka kurban töreni; bir başka, Aztek, Maya Medeniyetinden başka bir şey olmayacak mı?

  Vanya Dayı; bizi bir şeyler anlat! Yeni bir şeyler olsun! Yeni ne var ki? Her şey eski… Yeni oluşumların hepsini, eski kahramanlıklarla süslemenin, en ayrıcalıklı millet olduktan sonra, kendi milletinin en ayrıcalıklı insanı olup, kaidenin üzerine çıkmaktan başka ne telaşımız var?

  Sevgili, sevecen olmayı bile şarta-şurta bağlamış bir uygarlığın, zavallı kıymıkçıklarından başka neyiz biz? Yeni ve yenilikçi mi? Muhafazakar ve her şekilde karlı çıkacak soylu kurnazlar mı? Hem ötesi için; hem burası…

  Bütün bu sözcükler; sıkı anlam arayışları, canınızı mı sıktı? O zaman, şu köşeye; karşıya bir bakar mısınız? Lirizm, size kıs kıs sırıtıyor; sımsıkı yapışın; muhtacız onun esenliğine, şiirselliğine; muhtacız bütün masalların, destanların yeniden inşa ediliyor oluşuna. Realizmin asık suratını görmektense; hisse senetlerinin, tapuların, mal ve mülklerin dayanılmaz ağırlığını, kasayı, tasayı bir kenara bırakıp, şenlenmeye, şen kahkahaların yine o bildik tekrarlarına ihtiyacımız var.

  Ciddiyeti bile tekrarlıyoruz. En hakiki, devrimciliği, adalet arayışlarını; bizim ve onların tarafı, taraftarı olarak; en iyi merhameti dilerken bile, ne büyük acımasız emellerimizi inşa ediyoruz; maya, daha ilk aşamada, büyük yarış ve kavgayla başlamış;

  Vanya Dayı ne yapsın? Ne uydursun yeni diye? Gülsüm Ninemin anlattığı birkaç masal vardı. Her defasında yeni bir masal isterdim ondan. Tüntün Kuzu ve Keço ve birkaç taneden başka olmayan bir tekrar… İyilik ve kötülük arasından sıyrılan insan; beklentileri…

Güven Serin 


27 Temmuz 2017 Perşembe

BİLGİ SÖRFÜ




BİLGİ SÖRFÜ
---------------------

  Sörf deyince akla birkaç şey gelir. Rüzgâr, büyük dalgaları olan deniz veya okyanus! Bir de, ince uzun bir tahta… Üzerine tünemiş insanı da yok sayamayız…

  Önümde bir kitap; yıllardır… Kim bilir kaç kez patinaj yaptım;20–30 sayfadan öteye gitme cesareti göstermedim. Hâlbuki sayfalar 841 tane… James Joyce’nin sörf yaprakçıkları…

  Bir yazarın bilgi dehası olması, onu sınırsızlık ile dans etmeye zorlar. Sörfün boyutlarını, dalgaların yüksekliğini hayal etmekten çok öte zorlar insanı. Doymak bilmez, dalgalarla boğuşmaktan, onları yenmekten büyük keyif alır.

5–109. sayfa; nice sörf yapış gibi, Joyce yine coşmuş; dile geliyor; zamanlar, dalgalanmalar, kütüphaneler arası;

“ Bir bilge sokak kedisi, göz kırpan bir sfenks, sıcacık eşiğinden bakmakta. Onları rahatsız etmek, yazık! Muhammet, kediyi uyandırmasın diye binişinin bir parçasını kesmiş”

   23 sözcük… Oysa yüzlerce, binlerce yıl öteye uzanıyor. Şaşkına çeviriyor insanı. Mısır medeniyetine, firavunların tanrılarına, anlaşılmazlığı hep suyun altında kalacak büyük parça kabul edilecek büyük uygarlıktan, sünnete; erkek ve kadınlardan koparılan bir parçanın; ne büyük bir soru işaretine dönüştüğünü; sayfalarca, günlerce anlatılıp, milyarlarca uzlaşmazlık ve uzlaşı acıları yaşatacağı 23 sözcük; bu James Joyce’in sörf tahtası; benzemez Vergilius’un yatağından yatıp, hiçliğin bağrını deşmesine…


 Güven Serin 


26 Temmuz 2017 Çarşamba

SÖZCÜKLERİN SESSİZLİĞİ


Arıcı Filminden



                                   

  

SÖZCÜKLERİN SESSİZLİĞİ
----------------------------

  Yunanlı yönetmen Theo Angelopoulos’un sahnesinde sözcüklere pek yer yoktur. Dışarıda, yeterince şamata, kargaşa vardır, sözcüklere dair.

  Theo’nun sinemasında sözcükler susar ama bedenin dili çözülür. Bir de Eleni Karaindrou’nun bestelerinin dili…

  Sanki bütün kâinat susmuş; sahnenin arka tarafında; onlara dair, bütün suskunlukları izliyor. Theo Angelopoulos’un Arıcı filmi de öyle bir yapıt… Üç kuşak arcılık geleneği olan; son kuşağın bu işi sonlandırmasıyla; her daim, döngünün gücünün kazanacak oluşunu görmek, anlamak mümkün…

  Devir daimi hiçbir güç yenemiyor. Arıcı, arı bakma işini çok iyi biliyor. Bir kraliçenin önemini, diğer hapsolmuş dişi arıların tutsaklığını; balmumuyla bütün çatlakları kapayan nöbetçi arıların görevlerini eksiksiz yaptığını çok iyi biliyor.

 Ya bizler; bizler neleri biliyoruz? Arılar gibi tutsak olduğumuzu; yeterince dünyaların dışına, çevresine uzanamadığımız? Denizlerin, karaların altını? En bilinmez, gidilmez mağaralarda ki diğer yaşam izlerini?

  Theo’nun filmlerinde sözcükler suskundur. Tıpkı, dışarı çıkamayan, dışarı çıkan, dans eden kraliçe arının başına bir şey gelecek olursa, yedekte, tutsak olarak hapsedilmiş dişi arıların suskunluğu gibi…

  Oysa işçi arılar, ölene kadar çalışmaya yazgılıdırlar. Theo’nun sinemaya yazgılı olduğu gibi! Eleni’nin müziği; Arıcı filminde biraz geri planda kalıyor görünse de; Doksanıncı dakikada, sarhoş bir genç kızın ritmiyle çıkar ortaya; rock ve gizlenmiş buğulu, baharatlı bir müziğin sesleri sızmıştır sahneye.

  Kraliçe arının dansa hazırlanışı gibi; sarhoş bir an; bir kutlamanın ayak sesleri ve her daim; hüznün kazanması; isyansız, erdemli bir kabul ediş töreni yaşanır; Teho’nun Arıcı filminin sahnesinde.

 Güven Serin 




24 Temmuz 2017 Pazartesi

BU YOL NİRE GİDER?


KUM SAATİ BLUES KLUB



Fotoğraflar Mehmet The Blues sitesine aittir. 

BU YOL NİRE GİDER?
-----------------

  Yolun yolcusu olmak; yolun ve yolcunun kadersel birlikteliğiyle yakından alakalıdır. Yolun, yol olmak gibi niyeti yoksa yolcunun yola çıkmak gibi düşüncesi hiçbir zaman oluşmamışsa; bildik o meşhur sözü hatırlatmak isterim; “ Koyunlara zorla giden köpek, kurt getirir.” Böyle görmüş, sınamış atalarımız.

 Yola çıkmaya niyeti olmayan insanın çekilmezliği ağırdır. Rüzgârı, yağmuru, parayı, pulu, yemeyi, içmeyi, sıcağı, soğuğu, sesi, sessizliği mazeret olarak göstermesi kaçınılmazdır.

 Yolcu, huzursuzsa, yol da çekilmez olur. Belki de yolun kurnazlıkları, hileleri de ortaya çıkabilir. Çıkmalı da; aziz yolcuya, anasından emdiği sütleri bir bir geri getirmeli.

 Bu yol nire gider dedim? İstanbul’a hemşerim. Tünele, oradan dosdoğru pasaja; pasajın içinden geçip karşı sokağa, ilk sola; Jürnal Sokak sonunda, Kum Saati Blues Club’e…

 Ne var orada? Kulakları sağır edecek kadar güçlü, marifetli gitarcılar; şahdamarları çatlama olasılığını göze alacak kadar, müziğe; blues sevdasına inanmış, gitaristler ve baterist; davulcular var.

 Başka? Mehmet Öktem var… Uzun boyu, uzun yaşı ve uzun bakışlarında ki blues deliliğini, birçok kutsal mekânda aranan aziz bakışların Mehmet Öktem’i. Diğer bir isimle;

MEHMET THE BLUES…

Güven Serin 



21 Temmuz 2017 Cuma

ÇOK KIZDIRIRSAN BİR KIZI





                                                     ÇOK KIZDIRIRSAN BİR KIZI!


  İstanbul, yorucu kalabalığına rağmen sanatsal devinimini hiç ara vermeden devam ettiriyor. Nüfusun çokluğuyla doğru orantılı olmasa da, her daim dünya sanatından birçok etkinliği bulmak mümkün bu kadim şehirde…

  Sabancı Müzesi, Modern Sanat, Pera Müzesi, ARTER, Galata Salt; bu mekânlarda bitmeyen yaşamsal, mekânsal ve sanatsal devinimlerin yanında, kendinize yer-yurt edinme biçimine dönüşecek ciddi, psikolojik etkilenmelere de açık olmak gerekiyor.

  Şimdi, bu şehrin bitip tükenmeyen şölenleri, gösterileri, geçmişten bu güne taşıdıkları doğallıklarının yanında, mimari, tarihi ve mitolojik hikâyelerine bir yenisi daha geliyor. 5–13 Ağustos arası; bu yıl ilki düzenlenecek, Restore Filmler gösterilecek.

  Dünya klasiklerinden seçilen filmler; Beykoz Kundura Restore Film Günleri adı altında, canlı müzik ve sessiz filmlere de sahnelenecek. Sanat yönetmeni Nagehan Uskan küratörlüğünde hazırlanan restore edilmiş filmler gösteriminde yer alacak yapıtlardan birisi de, John Cassavates’in Gölgeler eseri olacak.

 Gölgeler,58 yıl önce çekilmiş, izleyiciyle buluşmuş, şimdi tam da gölgelere sığınmışken, geçmişin içinden çıkartılıp, iyi bir yapıtın kendi başının çaresine bakacağının ispatı gibi günümüzün seyircisiyle buluşacak hale getirilmiş.

  Burada ki etkinliği görmek, oraya katılmak, katılabilmek; insan ruhuna, hareketsizliğine; kısacası durağanlığına iyi geleceği gibi, insanın insana, sanat dallarına ve iyi yapıtlara ne kadar çok ihtiyacımız olacağını da görmek, anlamak mümkündür.

  Beykoz Kundura Restore Film Günleri bir başlangıç, bir sıçrama bile olabilir. Yetinme ile kirli, işe yaramaz nice bilginin, filmlerin, videoların cirit attığı dünyamıza bir katkı-ayar; belki de güzel bir filtreleme çalışması gibi bir yenilik getirecek bir oluşum…

  Burada gösterilecek, izleyiciyle yarım yüzyıl sonra buluşacak olan Gölgeler; günümüzün sosyal yapısına oldukça önemli mesajlar; mesajdan öte bize rehberlik yapabilecek, sanatsal duruşumuza yeni doğallıklar etkileyecek bölümlerle, iyimserliği, hafife aldığımız yaşamları; insanları, işleri; dansçı kızların şarkılarıyla güzel bir şovla anlatacak;

Çok kızdırma bir kızı
Bulursun karşında belayı
Akıllıca atmasan adımını
Oynatır parmağında seni
Oluverirsin bir enayi.

  Sanatsal yapıtların işlevlerinden birisi de budur; sosyolojik sancıları, algıları, başımıza bela olan yaşam biçimlerini hatırlatmak. Bizi vazgeçirmek; kötülüğün, kabalığın, sahte ve çirkin gururun eşiğinden çıkarıp, gün ışığına, sadeliğin, hoşluğun, dengelerin bağrına çıkarmak…

  Bu dünya ve ülkemiz, yeterince ağır adamlık, kadınlık gördü. Belli mesleklerin her daim yüceltilip, kurban seçilmesi, övülerek, onların gerçek dünyalarından sapmalarına kadar arızalı oluşumlar; körler köyünde ki tüm körlere gelen doğal ortam kadar doğal gelmeye başladı.

  Bu tür etkinliklerin esas ve nihaiyi amacı bu olmalı! Zaman öldürmekten çok öte; eğlenmek, sınanmak, eleklere, basamaklara, boyutlara dokunmak. Dinlemek; duymak-işitmek ve harekete geçmek! Devinimin işlevsel hale gelişini, seyirci, yönetmen, oyuncu gözüyle bizzat izlemek…

  Bu filmde, Sartre hayranları var oluşçu felsefeyi de bulmaları mümkün… Yani, düşünen, irdeleyen bir canlı olan insanın varlığının veya var olmama olayının farkında olduğunu da işitmek.

  Beykoz Kundura Restore Film Günleri, zili sizlerin, bizlerin için çalıyor. Vakitsizliğin, uyumsuzluğun, algısızlığın ortaya çıkartılıp yaşamsal hazların geçiciliğiyle kalıcılığı arasında bir uyum, tuhaf bir denge tutturma becerisi yine insanın kendi içinde ki muazzam iradede gizli.

  Sanırım, bu filmden sonra en çok, güç, kas gösterisi içinde bulunan biz erkekler; kulaklarımızda şov yapan kadınların şarkı sözlerini bir avuntu, bir korku algısıyla mırıldanıp duracağız;

Çok kızdırırsan bir kızı
Bulursun karşında belayı…

 Güven Serin 

 

  

20 Temmuz 2017 Perşembe

ÇOBANIN SESLENİŞİ; İN O TÜMSEĞİN ÜZERİNDEN!


İnternet...



ÇOBANIN SESLENİŞİ;İN O TÜMSEĞİN ÜZERİNDEN!
-------------------

  Her daim olmasa da günümüzde herkesin katçığı bir mesleğin tükeniş halini anlatır; çobanlık… Çobanlığın mitolojide çok önemli bir rolü olsa da, günümüz insanının kafasında yarattığı insan formuna hiç uymuyor gibi görünüyor.

  Oysa çobanlık değerli bir meslek! İyi bir çobanın, kâhyalık gibi mertebeye; baş çobanlığa ulaşmasının yolculuğu uzundur. En iyi koyunları yetiştirmek, en iyi köpekleri beslemek; onların hastalıklarına derman olacak deneyimi, bilgiyi, en iyi otlakların yerlerini tanımak, bilmek ayrı bir tecrübe ister.

  Çobanların en büyük rakipleri kurtlardır. Hayvan dünyasının zeki canlıları; acemi çobanları, çoban olamayanları her daim atlatacak hayvanlar; ekip halinde çalışırlar. Çobanın da ekibi; köpekleridir. Hakiki, çoban köpekleri; sürüsünü terk etmeyen; gecenin kuytuluklarından gelecek saldırıları hisseden; sezen; soylu canlılar…

  Hayko Cepkin şarkısı; çoban olmanın, gitme yalnızlığı, üşüyecek kadar yalnızlığın hissedişini, dermanın gitmelerde aranılacağını anlatır. Değerli bir çalışma; bildik, mertebeleri, beylik kalıpları alt üst eden bir şey…

  Bütün bu paylaşımlardan sonra, esas olana; Çobanın tarihsel seslenişine gelmek istiyorum. Truva-Troya, Çanakkale ilimizin sınırları içinde, tarihsel, kültürel katmanların iç içe geçen büyük medeniyetin ismidir. Aynı zamanda büyük savaşın; insanlar ile tanrıların; yıllarca süren, belki de hiçbir zaman tekrarlanamayacak bir destanın; İlyada ve Homeros gibi bir ozanın da doğuşunun simgesi…

  Bu savaşın kahramanlarını saymakla zor bitiririz; Paris ile Helen; başkarakterler… Elbette, Hektor,Akkillleus,Odysseus,Vestor ve tanrılar; Zeus,Aphrodit,Hera,Athena…Aenes’i unutmadım elbet…

  Günümüzden 2100 yıl öncelerine inersek; zaman, Julius Caezar(Jul Sezar) hükümdarlığıdır. Sezar; Truva’yı yeniden kurdurur. İster ki eski ihtişamına geri dönsün. Truva’ya İllium, ismini verir.

  Julius Caezar bir gün Truva tepelerinde dolaşmaktadır. Kendisinden kırk yıl önce yıkılmış bir yerin üzerinde dolaşmaktadır. Bir tümseğin üzerine çıkınca, yakınlarda ki bir çoban; olanca hiddetiyle seslenir o günün hükümdarı Julius Caezar’a;

  “ İn o tümseğin üstünden, Hektor’un külleri duruyor onun altında.” Frigyalı çoban, tümseğin üzerinde bir hükümdar, komutan, gücün olmasını, tarihsel geçmişin, kahramanların hatıralarından daha önemli görmez…

  Frigyalı çobanın, tarihsel bilgisine, destansı kahramanlara verdiği öneme mi teşekkür edelim? Yoksa büyük bir medeniyetin üzerinde, geçmişi öldürmeyin, güne taşıyıp, taze bir vefanın-sahiplenmenin yeşermiş halinin erdemine mi sevinelim? …


 Güven Serin  

18 Temmuz 2017 Salı

RENKLERİ DEŞELEMEK


İnternetten...



RENKLERİ DEŞELEMEK
------------------

  Renkleri algılayıp söze, yazıya dökmeye gelince Ahmet Rasim’i en öne almak; çağırmak gerekir.

  Ahmet Rasim’in sıkıntılı olduğu, aynı zamanda hasta olup korkudan matbaaya gidemediği bir gün, aylaklık ve haylazlık arası gezintiye çıktığı bir vakit etrafını gözler; bir gün sonra çıkacak gazete için aynı zamanda Şehir Mektupları olup, bize eski İstanbul hakkında çok önemli bir resim, fotoğraf kadar önemli çalışmalardan birisini armağan edecektir.

  Ahmet Rasim, İstanbul’un önemli simgelerinin bulunduğu, göründüğü yere köprüye gelir ve etrafını süzer; hatta kimyager gibi analiz eder;

“ Gözlerim birden bire narçiçeği fesli, kahverengi paltolu, beyaz yelekli, Bismark pantolonlu, krem eldivenli, camgöbeğinin koyusu üstü laden benekli boyunbağlı bir efendiye tesadüf etti. İskarpinleri ne renktir diye bakayım derken bir çift kolla atlı bir araba engel oldu. İspir, kır bıyıklı, devetüyünün açığı kostümde ‘Varda!’ deyip duruyor. Bir madama fakat şık! Başında ki şapkaya bizim bahçenin çiçeklerini yığsanız yine az gelir. Gülkurusu renginde kartopu gibi çiçek, arasında parlak koyu eflatuni bir tüy ile taraftan al ebruli iki tüy daha. Şapkanın kenarının biraz yukarısında bir sıra vişneçürüğünü andırır, gelincik alına benzer, leylak çiçekleri var. Beyazı çok, siyahı az bir tül. Ondan sonra mora yakın kırmızı”


 İşte Ahmet Rasim böyle bir renk ustası, söz ve yazı sanatına adanmış kişidir. Tam da bu zamanlar daha çok Ahmet Rasim okumalı, tanımalıyız. Bunca bilginin, yağmur gibi yağan videoların, haberlerin kulaklarımızı ne çok tırmaladığı ve gözlerimizin ne çok kirlendiği; etrafımızda ki nice çiçeğin, ağacın ismini, hikâyesini bilmediğimiz gibi; renk dünyasını halen beş on renk saydığımızı garipliğini anlamak mümkündür.

Güven Serin 


17 Temmuz 2017 Pazartesi

ZAMANIN ETİDİR TOZ







ZAMANIN ETİDİR TOZ
---------------------


  Kim demiş;:ne zaman demiş? Bir şairin sözcüklere, şiire armağanıdır; “ Her yüzey tozlanmak için can atar/Zira zamanın etidir toz/Zamanın etiyle kanının ta kendisi…”

  Neredeyse zamanın durduğu anlarda yazıldı Vergilius’un Ölümü; Hermann Broch tarafından. Zamanı durdurduğu bir anda; Vergilius’un son günü ve gecesine ait bir destan… Öyle bir durmuştur ki zaman; sessizliğin basamaklarından söz edilir. Sesin değil… Sessizliğin hangi basamak aralığına ait olduğundan…

  Tozlar da öyle… Ne çok deli eder bizleri; hepimizi… Temizlik hastalığından ötedir tozlarla savaşımız. Israrla, hiç sızılmayacak aralardan sızar; en kıymetli eşyalarımızın üzerine çöreklenir. Adeta, bize savaş açar. Veya biz öyle sanarız…

 Bir toz zerreciği, büyük yaşamsal hareketin devamıdır. Kale duvarlarının; yüzyıllardır oracıkta duran eski yapıların üzerinde ki ağaçları, çiçekleri çoğumuz görür şaşarız. Bu bitkiler, ağaçlar burada nasıl yaşıyor diye?

  Hâlbuki bizim küçük toz zerreciklerinin yıllar, yüzyıllarca birikiminin sonucudur bir nefeslik toprağın, ilk ve toz halleri…

  Toz Ol! İyi bir hareketin ayak seslerini işitiriz bu deyimi duyunca. Bir kurtuluş, kaçış, kendini kurtarma çabasının ayak sesleri gibidir. Toz olmak; yok olmak, anlamına gelse de, esas var oluşa doğru tozamak; tozatmak belki de işe yarayacak bir dönüşüme geçmekten başka hiçbir şey değil…

  Vergilius; 2 Bin yıl önce toz oldu. Dante,700 yıl önce… Yunus da öyle… Ya sözcükler; ne çok toza benziyorlar değil mi; şiir, öykü, sözcük olarak geri dönüyorlar; en küçük aralıklardan bile sızıyorlar; tıpkı, minicik tozlar gibi; sildikçe, yok ettikçe; hünerlerini daha da geliştirerek geri dönüyorlar.

 Güven Serin 




13 Temmuz 2017 Perşembe

YETİMLİK HİSSİYATI




                                                                      Eser; John Berger

YETİMLİK HİSSİYATI
-----------------------

  Sözcük anlamı babası ölmüş çocuk… Bize yansıyan tarafı, iç burkan bir yalnızlık, artçı depremler kadar öldürücü olmayan bir şey…

  Dinlerin de işaret ettiği, kollanıp, mutlu edilmesi gereken insanlar olarak bilinir yetimler. Bitmeyen savaşların neden olduğu; milyonlarca çocuk; hep aynı yazgının içinde, belki de hiç dokunamadığı, hep güzel bir düş olarak hatırlanacak bir baba…

  Barış Manço’nun birçok şarkısında görebilirsiniz bu hissiyatı. Şarkı seslendirmeye ilk başladığı gençlik yıllarında dahi, bir yetim hissiyatı yerleşir, ritmi coşkuya, sosyalliğe, huzura ait şarkıların sözcüklerine.

  Iraklı şair Abdülkerim Kasid, bir başka yetim anlatımını, dizelerine aktarır;

Ellerime
Geçmiş ve gelecekten
İki taş alacağım
Ve onlarla koşacağım
En hafif rüzgârla bile uçacağım
Bir rüzgâr çağıracağım, gelsin de
Gelsin de bütün izleri silsin diye
Ve bir yetim gibi oturacağım
Yolun kenarına, yasını tutarak
İki taşımın.

 Acaba, yetim olmayanların yalnızlığı, yetimlerin, düşslel, özlemsel ve edebi yalnızlık kadar güçlü, itibarlı ve her daim taze midir? Sanmam! Kızgınlığa dair bütün dereleri, ırmakları, o yalnızlığa taşırlar; yetim olmayan yalnız biçareler. Her daim, bir şiddet, korku ve alacak meselesinin ödenmemiş bedelinin davasını sürmektir yazgıları.

  Iraklı şaire yakınlığı, ona olan merakı, John Berger’in son zamanlarına rastlar. Bu kadar gezmiş, görmüş, okumuş, öğrenip deneyimlermiş bir insan, bu iradenin şaşmazlığı içinde çok önemli tespitini düşüyor insanlık tarihine;

“ Gündelik hayat var ama onu kuşatan şey boşluk. Bugün, milyarlarcamızın içinde yalnız olduğumuz bir boşluk. Böylesi bir ölümü bile can yoldaşına dönüştürebilir.” Berger, ölüme yakın zamanlarda düşmüştür bu notu; ebedi yaşama, ölümsüz bir eserin, kaidesi üzerine oturtulması kadar içi, dışı dolu ve yer kaplar; insanın ruhunda, milyarlık nöronlarında.

  Bu kedi
  Kulak mı kabartıyor
  Gevezeliğime?

Güven Serin